Bugun...


Hüseyin Kamil Kadıoğlu

facebook-paylas
Aman Seydam, Hâlimiz Yaman! (3)
Tarih: 18-08-2026 00:03:00 Güncelleme: 18-08-2026 00:03:00


 

 

Ölçümüz Belli Olsun

 

İki haftadır bu köşede “Aman Seydam, Hâlimiz Yaman!” diyerek tasavvuf ve cemaatler üzerine düşünüyor, gördüğümüz bazı yanlışlıkları samimiyetle dile getirmeye çalışıyoruz. İlk yazımızda tasavvufun toplum ve siyasetle ilişkisini, ikinci yazımızda ise hizmet anlayışının manevi terbiyedeki yerini konuştuk. Bugün artık meseleyi daha fazla uzatmadan, bu yazı dizisinin sonunda asıl ihtiyacımız olan noktaya gelmek istiyorum: Ölçümüzü kaybetmemek.

 

Benim derdim tasavvufla değildir. Tam tersine, insanın nefsini terbiye etmesini, güzel ahlak kazanmasını, Allah sevgisini gönlüne yerleştirmesini ve insanlara faydalı olmasını sağlayan sahih bir tasavvuf anlayışının toplumumuz için büyük bir nimet olduğuna inanıyorum.

 

Fakat tasavvuf adına yapılan her şeyi sorgulanamaz hâle getirdiğimiz zaman, manevi terbiyenin kendisine zarar vermeye başlarız. Çünkü dinin ölçüsünü şahısların sözlerine bıraktığımız yerde, zamanla şahıslar ölçünün kendisi hâline gelir.

 

İşte asıl tehlike burada başlıyor.

 

Bir şeyhin sözüne hürmet etmek başka, o sözü dinî hüküm seviyesine yükseltmek başkadır. Mürşide bağlılık başka, iradeyi bütünüyle teslim etmek başkadır. Silsileye sahip çıkmak başka, silsiledeki isimleri kullanarak kendisine dokunulmazlık alanı oluşturmak bambaşka bir şeydir.

 

Bizim için ölçü nettir:

 

Kur’an ve Sünnet.

 

Bu iki kaynağın anlaşılması ve hayata aktarılması noktasında asırlar boyunca ortaya konan ilmî miras da bizim için büyük bir emniyettir. Özellikle müctehid imamlarımızın usulü ve fıkhı, dinî meselelerde nefsimize göre hüküm vermemizin önüne geçen sağlam bir ölçüdür.

 

Dolayısıyla sevdiğimiz insanı da bu ölçüyle değerlendireceğiz, mensubu olduğumuz yapıyı da.

 

Çünkü hakikat, şahısların büyüklüğüyle değişmez.

 

Bir şeyh hata edebilir. Âlim yanılabilir. Cemaat yanlış yapabilir. Hatta yıllarca güzel hizmetler yapmış bir yapı, zaman içerisinde yanlış bir uygulamanın içine de düşebilir. Müslümanın vazifesi, sevdiği için yanlışı doğru ilan etmek değil; sevdiği insanı da hakikatin terazisinde değerlendirebilmektir.

 

Bence bugün cemaatlerimizin en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri muhasebedir.

 

Sadece “Kaç öğrencimiz var?” diye değil, “Nasıl insanlar yetiştiriyoruz?” diye sormalıyız.

 

Sadece “Ne kadar büyüdük?” diye değil, “Büyürken ne kaybettik?” diye düşünmeliyiz.

 

Sadece “Ne kadar bağış topladık?” demek yetmez; o paranın nereden geldiğini, nereye harcandığını ve hesabının verilip verilemediğini de konuşabilmeliyiz.

 

Çünkü din hizmeti iddiasındaki yapılar için şeffaflık bir yük değil, güvenin teminatıdır.

 

Son günlerde Süleymancılar olarak bilinen yapıya yönelik operasyon ve soruşturmalar üzerinden kamuoyunda çeşitli tartışmalar yaşanıyor. Ben burada herhangi bir cemaatin bütün mensuplarını suçlu ilan etmeyi doğru bulmam. Hukukta suç şahsidir; soruşturmanın da somut iddialar ve deliller üzerinden yürütülmesi gerekir.

 

Fakat bu hadiseyi cemaatler açısından önemli bir tedbir ve muhasebe vesilesi olarak görmek gerektiğine inanıyorum.

 

Dinî hizmet yapan hiçbir yapı, “Biz cemaatiz, bize dokunulamaz.” anlayışına sahip olmamalıdır.

 

Aksine, “Bizim hesabımız temizdir; gereken her denetimden alnımızın akıyla çıkarız.” diyebilmelidir.

 

Mali işler açık olmalıdır. Bağışların akıbeti bilinmelidir. Vakıf ve derneklerin faaliyetleri mevzuata uygun yürütülmelidir. Yönetim kadroları gerektiğinde hesap verebilmelidir. İnsanların dini duygularından istifade edilerek oluşturulan güven, hiçbir zaman şahsi veya grupsal menfaatin aracı hâline getirilmemelidir.

 

Devletin görevi de burada başlar.

 

Devlet cemaatlerin iç işlerine keyfî biçimde müdahale eden bir güç olmamalıdır. Fakat suç iddiası ortaya çıktığında sırf karşısındaki yapı dinî kimlik taşıyor diye gözünü de kapatmamalıdır.

 

Hukuk varsa herkes için vardır.

 

Suç varsa araştırılır, delil varsa gereği yapılır, suç yoksa insanın hakkı korunur.

 

Benim devlet anlayışım budur.

 

Ne cemaatlere imtiyaz verilmesini isterim ne de cemaatlerin kimlikleri üzerinden toplu bir suçlama yapılmasını.

 

Çünkü adalet, sevdiğimiz yapıya başka; sevmediğimiz yapıya başka uyguladığımız bir ölçü değildir.

 

Cemaatler açısından başka bir hassasiyet daha var: Siyaset.

 

Dinî yapılar siyasi partilerin arka bahçesine dönüşmemeli. Şeyhlerin siyasi tercihleri müridlerin iradesini belirleyen bir emre dönüşmemeli. Mürid, sandık başına gittiğinde kendi vicdanıyla karar verebilmeli.

 

Fakat bunun tersi de doğru değildir.

 

Siyasetle hiç ilgilenmemeyi takva zannetmek de doğru değildir.

 

İnsan yaşadığı memleketin geleceğinden sorumludur. Vatandaşlık hakkını kullanır, ülkesinin meselelerini takip eder, gerektiğinde destekler, gerektiğinde eleştirir. Adaleti savunmak, haksızlığa karşı çıkmak ve toplumun geleceği hakkında söz söylemek Müslümanın hayatından tamamen çıkarılamaz.

 

Asıl maharet, dini siyasetin emrine vermeden siyaset karşısında ahlakı koruyabilmektir.

 

Cemaatlerin geleceği de bence burada yatıyor.

 

İnsanları kendilerine bağımlı hâle getiren yapılar değil, şahsiyet kazandıran yapılar ayakta kalacaktır.

 

Müridinin iradesine saygı gösteren, onun aklını çalıştırmasına izin veren, farklı düşünmesine tahammül eden, hesabını açık tutan ve kendisini eleştiriden münezzeh görmeyen yapılar toplumda güven oluşturacaktır.

 

Çünkü artık insanlar sadece “Seydam ne dedi?” diye sormuyor.

 

“Seydamın söylediği Kur’an ve Sünnetin neresinde duruyor?” diye de soruyor.

 

Bence bu soru kötü bir soru değildir.

 

Tam tersine, iman şuurunun göstergesidir.

 

Hakiki mürşid de bundan rahatsız olmaz. Çünkü gerçek rehber, insanları kendisine mahkûm etmek istemez; onları Allah’a kul olmaya yönlendirir.

 

Öyleyse artık cemaatlerimizin de kendisine şu soruyu sormasının zamanı gelmiştir:

 

Biz büyüyor muyuz, yoksa olgunlaşıyor muyuz?

 

İnsanların sayısını mı artırıyoruz, yoksa insanların kalitesini mi?

 

Kendi çevremizi mi güçlendiriyoruz, yoksa topluma gerçekten fayda mı sağlıyoruz?

 

Müridlerimizi kendimize mi bağlıyoruz, yoksa hakikate mi bağlıyoruz?

 

Bu soruların cevabı, gelecekte nasıl bir dinî hayat yaşayacağımızı da belirleyecektir.

 

Benim temennim odur ki Türkiye’deki bütün dinî yapılar, bütün cemaatler ve bütün tarikatlar bu muhasebeyi samimiyetle yapsın.

 

Kimse kendi grubunu kusursuz görmesin.

 

Kimse şeyhini sorgulanamaz hâle getirmesin.

 

Kimse mensubiyetini hakikatin önüne koymasın.

 

Kimse dinî hizmeti maddi veya siyasi nüfuz elde etmenin vasıtası hâline getirmesin.

 

Ve devlet de herkese aynı mesafede dursun.

 

Böylece din hizmeti yeniden güvenin, ahlakın, ilmin ve hizmetin merkezine otursun.

 

Bu üç yazılık seride söylemek istediğim sözün özü aslında çok basit:

 

Silsilelerimiz olabilir, fakat ölçümüz silsile değil haktır.

 

Şeyhlerimiz olabilir, fakat ölçümüz şahıs değil Kur’an ve Sünnettir.

 

Cemaatlerimiz olabilir, fakat bağlılığımız adaletin önüne geçmemelidir.

 

Manevi hayatımız olabilir, fakat bu hayat bizi toplumdan koparmamalı; aksine insanlara faydalı hâle getirmelidir.

 

Rabbim bizlere sevdiğimiz insanlarda yanlışı gördüğümüzde hakkı söyleyebilecek cesareti, sevmediğimiz insanlarda doğruyu gördüğümüzde hakkı teslim edebilecek adaleti nasip etsin.

 

Şeyhlerimize hikmet, âlimlerimize basiret, müridlerine feraset versin.

 

Din hizmeti yapan bütün kardeşlerimizi ihlastan ayırmasın; onları dünya menfaati, makam, şöhret ve siyasi hesapların esiri olmaktan muhafaza eylesin.

 

Devletimize adalet, yöneticilerimize basiret, milletimize huzur ve kardeşlik nasip etsin.

 

Rabbim bizi Kur’an’ın nurundan, Sünnet-i Seniyye’nin yolundan ve müctehid imamlarımızın ilmî mirasından ayırmasın.

 

Bizi taassuptan, şahısperestlikten ve körü körüne bağlılıktan muhafaza buyursun.

 

Yaptığımız ibadetleri ihlaslı, ilmimizi faydalı, hizmetimizi samimi, sözümüzü doğru eylesin.

 

Ve bizleri, kendisine kulluk ederken Allah’ın kullarına da faydalı olabilenlerden eylesin.

 

Âmin.

 

Aman Seydam… Hâlimiz yaman. Rabbim ölçümüzü kaybettirmesin, istikametimizi bozmasın.

 

Bu yazı dizimiz burada sona eriyor.

 

Hüseyin Kamil Kadıoğlu

İrade Hareketi Genel Koordinatörü



Bu yazı 786 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI