Bugun...


Namet AKTUZ

facebook-paylas
Leyla’dan Mevla’ya Yolculuk
Tarih: 01-08-2026 00:04:00 Güncelleme: 01-08-2026 00:04:00


 

 

Varlık âleminin mayası, ruhun yaratılış harcı aşktır. İnsan, kesret denen bu çokluk dünyasına adım attığı ilk andan itibaren, göğsünde tarifsiz bir boşluk, adını koyamadığı derin bir sızı taşır. Bu sızı, asıl vatanından kopup yeryüzü gurbetine düşen ruhun, kendi köklerine, özüne duyduğu mukaddes bir hasrettir. Kamışlıktan koparılan ney misali, sînemizdeki her oyuk o ezelî yurdun özlemiyle inler durur. Dünyanın bütün debdebesi, ulaşılan makamlar, geçici süsler ve zenginlikler o muazzam boşluğu doldurmaya asla yetmez. Çünkü insan topraktan yaratılmış olsa da özünde kendisine üflenen o ilahi nefesin mührünü taşır; ten yeryüzünün ağırlığına çekerken, can hep ait olduğu o yüce kaynağa meyleder. İşte bu yüzden, ömrümüz boyunca bilerek yahut bilmeyerek, sığındığımız her limanda hep o ebedi yuvayı, o mutlak huzuru arar dururuz. Gözümüzün daldığı uzak ufuklar, içimizi titreten rüzgârlar ve sebepsiz sandığımız iç çekişlerimiz hep aynı arayışın sessiz çığlıklarıdır.

 

Bu arayış çoğu zaman sessiz ve derinden ilerlerken, beklemediğimiz bir anda karşımıza çıkan fani bir güzellikle birden alevlenir. Ruh, asıl yurdunun kokusunu bu dünya sürgününde duyumsamak, o ezelî cemalin bir yansımasını fani aynalarda görmek ister. Göz, asıl güneşe doğrudan bakamadığı için teselliyi önce suya düşen yakamozda bulur. İnsan, göğsündeki o derin boşluğu dolduracak merhemi ararken, sinesini dünyaya açar ve çoğu zaman bilmeden dünyevi olanın peşine düşer. Oysa bu meyil, hakikate giden yolun ilk basamağı, uykudaki kalbi vuslata hazırlamak için kaderin kurduğu o muazzam ve şefkatli mekteptir. Zira dünyevi aşkın külhanında pişmeyen bir gönül, hakikatin o ağır ve muazzam yükünü taşıyamaz. Sırrın görkemli kapısı, yeryüzündeki masum gölgelerle aralanır ve uyanış sancısı, işte böyle sıradan bir meftunlukla başlar.

 

Yeryüzünde kalbe düşen her ateş, aslında tek ve sonsuz bir kaynağın kıvılcımıdır. Bu kıvılcım; kimi zaman bir insana, kimi zaman ulaşılamayan bir hayale, kimi zaman da sadece doğanın bir parçasına duyulan hayranlıkta vücut bulur. Biz sanırız ki fani olanları seviyoruz; oysa onlar, içimizdeki o yüce özlemin yansıdığı birer aynadan ibarettir. Suretler geçicidir, sevgi ise bakidir. Testi kırılsa da içindeki suyun zayi olmayıp asıl ummanına dönmesi gibi o içli sevgi de eninde sonunda Mutlak Kaynak'a rücu eder. Bir gün o aynalar sırrını döker, aradaki gölgeler silinir ve kalp, bunca zaman aslında kimi aradığını idrak eder. Önemli olan kalbin sevmeyi öğrenmesi, kuruyup çoraklaşmamasıdır. Zira aşk, kalbi yumuşatan ve hakikatin tohumuna yataklık eden en bereketli topraktır. Çünkü sevmeyi bilen bir ruh, fani olanda takılıp kalmaz; yandıkça pişer ve gün gelir damla okyanusuna, âşık da asıl Sahibine kavuşur.

 

Ancak bu mektebin en çetin dersi, aynanın sırrının döküldüğü o acı hicran vaktidir. Fani olan, tabiatı gereği noksandır; bir gün mutlaka yıkılır, solar, vefasızlık eder veya göçüp gider. İnsanın güvendiği dağlara karların yağdığı, ellerinin boş kaldığı o çaresizlik anı, dışarıdan bir yıkım gibi görünse de aslında gizli ve büyük bir lütuftur. İnsan, uğruna ömrünü adadığı suretin acziyetini gördüğünde sanır ki dünya başına yıkılmıştır. Oysa yıkılan dünya değil, kalple Hak arasına kendi elleriyle ördüğü sahte duvarlardır. Çünkü hakiki vuslat, ancak aradaki gölgelerin ve mahlukatın tamamen çekilmesiyle başlar. Kırılan her kabuk, içindeki özün açığa çıkması içindir. Toprağın bağrına düşen tohum nasıl ki karanlıkta yarılmadan yeşermezse, insan kalbi de acıyla parçalanmadan o ilahi nura geçit vermez. Gönül, fani olandan umudunu tamamen kestiği o zifiri karanlıkta, gerçek şafağın ışığını görmeye başlar. Yeryüzündeki tüm kapılar yüzüne kapandığında, gökyüzünün o sonsuz ve şefkatli kapıları sessizce aralanır; zira en yüce müjdedir bu: Allah, kırık kalplerdedir.

 

Gözlerdeki perdeler kalkıp da kalp tek bir faniye olan bağından, o dar zindandan kurtulduğunda içindeki sevgi yok olmaz; aksine, küçük bir gözeden taşıp uçsuz bucaksız bir ummana dönüşür. Sevda, dar bir sîneye hapsolmaktan kurtulup, bütün mevcudatı şefkatle saran ilahi bir nefese evrilir. İnsan o vakit anlar ki yeryüzündeki her zerre, asıl Maşuk’un sonsuz güzelliğinden bir parıltı, kâinat dediğimiz bu engin kitap, O'nun kelamından bir satırdır. Dağların heybetinde, rüzgârın serin nefesinde, bir yetimin mahzun gülüşünde ve hatta toprağa düşen kurumuş bir yaprakta hep o tek Yaratıcı'nın mührü görünür. Bu makamda âşık, artık sadece bir kişiyi değil, Yaradan'ın elinden çıkan her şeyi O'ndan ötürü derin bir şefkatle kucaklamaya başlar. Gönülde kin biter, yargı biter, öfke susar; yerini, her şeye muhabbetle bakan hayret dolu bir seyir alır. Katre ile deryanın birbirine karıştığı, sevenle sevilenin o büyük tevhitte eridiği bu an, ruhun asıl hürriyetine kavuştuğu yerdir. Çünkü göz, artık suretlerin çokluğunda boğulmaktan kurtulmuş, her zerrede gizlenen o tek ve muazzam Öz'ü temaşa etmeye başlamıştır

 

Kalbin ritmini değiştiren her heves, her sızı, aslında elest bezminde ruhlara dinletilen o kadim musikinin dünyadaki yankısıdır. Ruh, dünyevi bir güzelliğe vurulduğunu sanırken, aslında ezelde duyduğu o mutlak nidanın peşinden sürüklenmektedir. Bir insana duyulan yakıcı aşk, o büyük ilahi senfoninin sadece bir notasıdır. Fani bir surete duyulan bu sarsıcı meyil, aslında ruhun kendi ana vatanına, asıl Sahibine duyduğu gurbet acısından başka bir şey değildir. Fani sevgililer, Hakk’ın şefkatiyle gözümüze indirdiği inayet perdeleridir; kalp, birden o mutlak ateşi görüp yanmasın, alıştıra alıştıra yansın diye var edilmişlerdir. Zira menzile giden yolda bu mecaz köprüsü geçilmeden, hakikatin o sonsuzluk eşiğine adım atılamaz. Yeter ki sinede dert olsun, ateş harlansın, aşk çıksın ortaya. Dertsiz gönül dilsizdir; dilsiz gönül ise vuslatın o büyük senfonisine katılamaz.

 

Bu inayet perdesinin ardında, dünyevi aşk aslında ruh için çetin bir terbiye mektebidir. İnsan bu mektepte, kendi benliğinin o dar ve boğucu sınırlarından kurtularak "ben" demeyi bırakıp "sen" demeyi öğrenir. Nefsin amansız esaretinden kurtuluşun o ilk adımı, varlığını bir başkasının varlığında eritmeyi göze alabilmektir. Gönül, sevilenin vasıtasıyla kendi gururundan soyundukça olgunlaşır, kibrin pasından arınıp bütünüyle durulaşır. Zamanla aradaki gölgeler kalktığında, uğruna yandığı suretin sadece bir ayna olduğunu ve o aynaya vuran muazzam nurun asıl Maşuk'tan geldiğini idrak eder. Asıl sevgiliyi bulan gönül için artık ayna sırrını dökmüş, geriye sadece o yansımayı var eden sarsıcı hakikat kalmıştır. Bu durağa varan için sevmek, Hakk'a giden yolda en soylu binek olmuş, damla deryaya karışmış ve Leyla'dan geçen o çileli yol, nihayet Mevla'ya çıkmıştır.

 

Bütün âlemi kucaklayan bu engin muhabbet, nihayetinde âşığı en zorlu ve en yüce eşiğe getirir: O da Hiçlik makamıdır. Zira "ben" diyen bir dilde, "O"na tam manasıyla yer açılamaz. Vuslatın gerçekleşmesi için, aradaki o son perdenin, yani insanın kendi varlık ve gurur iddiasının aradan çekilmesi gerekir. Âşık, kendi iradesinden, dünyevi arzularından, hatta bir zamanlar övündüğü o iddialı aşkından bile soyunarak tam bir teslimiyet deryasına dalar. Varlık zindanından kurtulup “hiç” olabilmek, sadece benlik kalesini yerle bir eden cesur yüreklere nasip olur. Ateşin etrafında dönen pervanenin, ateşi uzaktan seyretmekle yetinmeyip nihayet kendini alevin içine atarak kül olması gibi; ruh da kendi zerre benliğini, ilahi iradenin yüce ateşinde eritir. Öyle bir yanıştır ki bu, külünden binlerce güneş doğar. Artık ne bir talep vardır ne de bir şikâyet; sadece O’nun rızasında eriyip hiç olma saadeti kalmıştır. İşte bu, üstündeki köpükleri atan damlanın, kendi sınırlarını tamamen unutup uçsuz bucaksız deryanın ta kendisi olmaya hazırlandığı o sırlı sükût anıdır.

 

Velhasılıkelam, hayat denen bu çetin sefer, ateşi tanımakla başlar, o ateşte sabırla yanmakla olgunlaşır ve nihayetinde ateşin bizatihi nuruna dönüşmekle hitama erer. Bu sırra erişen bir gönül için artık ne firkat (ayrılık) vardır ne de hüzün; zira baktığı her zerrede, dokunduğu her yaprakta O’nun vechini (yüzünü) görür. Artık ne ayna kalmıştır ortada ne de yansıma; sadece sonsuz, mutlak ve kuşatıcı bir “Bir”lik vardır. Katre deryaya karışmış, aradaki tüm perdeler kalkarak yol ve yolcu tek bir hakikatte sükûna ermiştir. Bütün sahte sevdalar, bütün kırgınlıklar ve dünyevi hevesler, o büyük vuslat anının görkemi karşısında eriyip sırra kadem basar. Ey gönül, kalbinin sızlamasından, yanmaktan korkma; bil ki o sızı, seni sahtesinden hakikisine taşıyacak olan en sadık rehberindir. Yeter ki sevmeye cesaret et; zira Leyla'nın kapısında kanamayan bir gönül, Mevla'nın dergâhında derman bulamaz.

|Namet AKTUZ



Bu yazı 2093 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI