Arınç'ın sözleri üzerinde özellikle durmak gerekir.
Çünkü meseleye içeriden yapılmış güçlü bir itiraz niteliğindedir.
Bir siyasal sistemin en büyük tehlikesi, kendi içindeki hataları savunmaya başlamasıdır.
Oysa demokrasi, hatasız yönetim demek değildir.
Hatasını araştırabilen yönetim demektir.
Arınç'ın “hepsinden hesap soralım” cümlesi bu nedenle önemlidir.
Çünkü hesap sormak yalnızca suçlanan birkaç kişinin bulunması değildir.
Hesap sormak, sistemin tamamına bakmaktır.
Kim kurdu?
Kim izin verdi?
Kim denetledi?
Kim uyardı?
Kim görmedi?
Kim gördü?
Kim sustu?
Kim zamanında parasını çekti?
Kim olağanüstü kazanç sağladı?
Kim zarar etti?
Ve devlet neden daha önce harekete geçmedi?
Aslında fon krizinin en ağır tarafı belki de burada.
Çünkü Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in Kasım 2025'te fonlar üzerinden yapılan manipülasyonlardan haberdar olduklarını söylediği kamuoyuna yansımıştı. SPK da daha sonra bazı düzenlemeler getirmişti. Buna rağmen fonların büyüklüğü 2026 yılı içinde daha da arttı.
O halde soru şudur:
Tehlike biliniyorsa neden büyümesine izin verildi?
Bu soru herhangi bir siyasi partiye yöneltilmiş slogan değildir.
Bu, kamu yönetiminin en temel sorusudur.
Bir yangını önceden görmek başka şeydir.
Yangını söndürmek başka.
İtfaiyeyi çağırmak başka.
Yangından sonra “biz zaten biliyorduk” demek ise bambaşka bir şeydir.
Devletin görevi bilmek değil yalnızca.
Bilgiyi eyleme dönüştürmektir.
Tam burada Dostoyevski'nin şu cümlesi geliyor akla:
“Her birimiz her şeyden herkesin önünde sorumluyuz.”
Bu cümleyi fon krizinin üzerine yazmak mümkün.
Çünkü sorumluluğu yalnızca birkaç fon yöneticisine indirgediğimiz zaman asıl meseleyi kaçırırız.
Bir finans sisteminde sorumluluk zincirdir.
Yatırımcı kendi kararından sorumludur.
Fon yöneticisi yönettiği paradan sorumludur.
Denetim kurumu piyasadan sorumludur.
Kamu yöneticisi kurumsal işleyişten sorumludur.
Siyasetçi etik sorumluluktan sorumludur.
Ve devlet, yurttaşın hukukunu korumaktan sorumludur.
Sorumluluğun olmadığı yerde ise sistem giderek kişiliksizleşir.
Herkes “ben bilmiyordum” demeye başlar.
Kimse hiçbir şeyden sorumlu değildir.
Ama herkes bir şekilde kazanmıştır.
Kaybeden ise her zaman başkasının parasını değil, çoğu zaman kendi hayatını ortaya koyan yurttaş olur.
Montaigne'in şu sözü de burada insanın karşısına çıkıyor:
“Gerçeğin sürgüne gönderilmesi ahlaki yozlaşmanın ilk işaretidir.”
Bir ülkede gerçeğin yerine söylenti geçmeye başladığında sorun yalnızca iletişim sorunu değildir.
Hukuk sorunudur.
Fon krizi hakkında onlarca farklı rakam dolaştı.
Mağdur sayısı kimi haberlerde yüz binlerle, kimi hesaplarda çok daha yüksek rakamlarla verildi.
Oysa SPK'nın resmi rakamı açıktır:
455 bin 758 tekil yatırımcı.
Bazen gerçeğin kendisi yetmez.
Gerçeğin toplum tarafından bilinmesine de izin vermek gerekir.
Fon kriziyle ilgili bazı haberlerin erişime engellenmesi ve bazı sosyal medya hesaplarına yönelik erişim kısıtlamaları da ayrıca tartışma konusu oldu. Medyascope'un aktardığına göre bazı haberler “milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle erişime engellendi.
Oysa finans piyasalarında güvenin temel şartı şeffaflıktır.
Şeffaflık yoksa söylenti büyür.
Söylenti büyürse güven küçülür.
Güven küçülürse piyasa zarar görür.
Dolayısıyla gerçeklerin üzerini örtmek, çoğu zaman gerçeğin kendisinden daha pahalıya mal olur.
Yine Şemdinli mi? kitabımdaki “suç karteli” tartışması da tam bu noktada yeniden okunabilir.
Ben burada, suç kartelini yalnızca şiddet üzerinden tarif etmemiştim.
Onun ekonomik ve mali bir örgütlenme biçimi olabileceğine dikkat çekmiştim.
Dahası, küresel kapitalizmin hareketliliği içinde sermayenin sınırları aşmasının denetimi zorlaştırdığını vurgulamıştım.
Bu yaklaşımımım bugün için bize söylediği şudur:
Modern suç, her zaman karanlık bir sokakta görünmez.
Bazen şirket tabelasının arkasındadır.
Bazen lüks bir ofistedir.
Bazen bilgisayar ekranındadır.
Bazen milyonlarca liralık bir yatırım hesabında görünür.
Bazen de son derece saygın insanların bulunduğu bir toplantı masasındadır.
Suçun modern biçimi, suçlu görüntüsünü ortadan kaldırabilir.
Bu nedenle suçla mücadele yalnızca sokaktaki tetikçiyi bulmakla olmaz.
Paranın hareketini takip etmek gerekir.
Şirket ilişkilerini görmek gerekir.
Finansal bağlantıları incelemek gerekir.
Siyasi bağlantıları araştırmak gerekir.
Ve en önemlisi, paranın kime ait olduğunu değil, paranın hangi ilişkiler ağı içinde hareket ettiğini anlamak gerekir.
Burada “fonların ortak noktası, paranın iz bırakmadan yer değiştirmesine yarayan bir araç olmalarıdır” şeklinde kolay bir hüküm kurmak mümkün.
Ama bunu dikkatli söylemek gerekir.
Çünkü yasal fonların işlemleri kayıt altındadır.
Fon sistemi başlı başına bir kara para mekanizması değildir.
Tam tersine, fonların hukuki ve finansal yapısı kayıt, denetim ve raporlama üzerine kuruludur.
Sorun fonun varlığı değil.
Fonun kötüye kullanılabilme ihtimalidir.
Bir sistemin amacı ile sistemin suç amacıyla kullanılabilmesi birbirinden farklıdır.
Banka para aklamak için kurulmamıştır.
Şirket suç işlemek için kurulmamıştır.
Borsa dolandırıcılık için kurulmamıştır.
Fon da suç işlemek için kurulmamıştır.
Ama denetim zayıfladığında her ekonomik araç, kötü niyetli aktörler tarafından manipülasyon amacıyla kullanılabilir.
Asıl mücadele bu nedenle finansal araçlara karşı değil, finansal araçların arkasındaki güç ilişkilerine karşı yürütülmelidir.
Peki çözüm nedir?
Yıllar önce üç kavramı kitaplarımda yan yana koymuştum:
Sosyal adalet.
Siyasi ahlak.
Hukukun üstünlüğü.
Bence bugün hala bundan daha iyi bir üçlü bulmak kolay değil.
Çünkü yalnızca hukuk yetmez.
Hukuk vardır ama adalet yoksa insanlar sisteme güvenmez.
Yalnızca adalet söylemi yetmez.
Siyasi ahlak yoksa adalet mekanizması siyasetin aracına dönüşebilir.
Yalnızca siyasi ahlak da yetmez.
Hukukun üstünlüğü yoksa iyi niyet kişilere bağlı kalır.
Demokrasi ise bütün bunların üzerinde bir süs değildir.
Tam tersine, bütün bunların gerçekleşebilmesi için verilen sürekli mücadeledir.
Fon krizinin Türkiye'ye verdiği en büyük zarar belki de 800 milyar lira tartışmasından daha büyüktür.
Çünkü para yeniden kazanılabilir.
Şirketler yeniden kurulabilir.
Fonlar yeniden yapılandırılabilir.
Ama güven bir kez kaybedildiğinde onu yeniden kazanmak çok daha zordur.
Bugün 455 bin 758 yatırımcı yalnızca parasının ne zaman ve ne kadarını alacağını düşünmüyor.
Aynı zamanda şu soruyu soruyor:
Devlet benim paramı koruyabilecek mi?
Bu soru aslında ekonomik olmaktan çok siyasal bir sorudur.
Çünkü modern devletin yurttaşa verdiği en temel sözlerden biri şudur:
“Sen hukuka güvenebilirsin.”
Eğer vatandaş bu güveni kaybederse, devlet yalnızca bir finansal krizi değil, meşruiyet krizini de yönetmek zorunda kalır.
Bertolt Brecht'in o unutulmaz dizeleri bugün sanki bu dosyanın üzerine yazılmış gibidir:
“Tüm balıklar yok oluyor
Adalet bundan şaşkın
Düşünsün köpek balığı
Açıklayabilirse açıklasın…”
Sonra tanıklar susar.
Kanıtlar kaybolur.
Herkes başka bir tarafa bakar.
Ve sonunda köpek balığı yalnız kalmaz.
Çünkü sistem onu beslemiştir.
İşte asıl mesele budur.
Bugün Türkiye'nin önünde yalnızca “kim suçlu?” sorusu yoktur.
Daha büyük bir soru vardır:
Bu düzen nasıl mümkün oldu?
Eğer yalnızca birkaç kişi tutuklanır ve dosya kapanırsa, mesele çözülmüş olmayacaktır.
Eğer birkaç milyar lira geri alınır ve “zarar telafi edildi” denilirse, yine çözülmüş olmayacaktır.
Eğer birkaç bürokrat görevden alınır, birkaç fon tasfiye edilir ve sistem aynı biçimde çalışmaya devam ederse, yarın başka bir fonun, başka bir şirketin, başka bir yatırım aracının içinde aynı hikayeyi yeniden yaşarız.
Çünkü sorun yalnızca balıkta değildir.
Sorun suyun kendisindedir.
Suyun bulanmasına kim izin verdi?
Kim bu bulanıklıkta yüzdü?
Kim bulanıklığı gördüğü halde sustu?
Kim bulanıklığı temizlemekle görevliydi?
Ve kim, suyun berrak olduğunu söylemeye devam etti?
Bütün bu soruların cevabı verilmeden Türkiye'nin finans piyasalarında gerçek bir güven ortamı kurulamaz.
Bu nedenle yapılması gereken, suçlu ilan etmek değil sorumluluğu bütün zinciri boyunca ortaya çıkarmaktır.
Fon yöneticisinden denetim kurumuna…
Şirket yöneticisinden siyasi bağlantılara…
Bürokrasiden kamu otoritesine…
Bilgi sahibinden bilgiyi saklayana kadar.
Kim suç işlemişse hukuk önünde hesabını vermelidir.
Kim suçsuzsa aklanmalıdır.
Kim ihmalkar davranmışsa bunun da hesabı sorulmalıdır.
Çünkü hukuk devleti yalnızca suçluyu cezalandıran devlet değildir.
Suçun ortaya çıkmasını engellemekle görevli kurumların neden görevlerini zamanında yapmadığını da araştıran devlettir.
Dostoyevski'nin sözünü bir kez daha hatırlayalım:
“Her birimiz her şeyden herkesin önünde sorumluyuz.”
Belki de bugün ihtiyacımız olan tam olarak budur.
Paranın değil, sorumluluğun izini sürmek.
Çünkü para bir gün geri gelebilir.
Ama adaletin kaybolduğu yerde güvenin geri dönmesi çok daha zordur.
Ve bir ülkenin gerçek serveti, kasasındaki para kadar, yurttaşının geleceğe duyduğu güvendir.
Av. Mesut DEĞER