Bugun...


Namet AKTUZ

facebook-paylas
Kâinatın Dilinden İnsanın Kalbine
Tarih: 06-10-2026 00:03:00 Güncelleme: 06-10-2026 00:03:00


 

Sözlükler ve modern bilim; iletişimi, bilginin, duygunun veya düşüncenin bir kaynaktan bir alıcıya kodlanarak aktarılması süreci olarak tanımlar. Günlük yaşantımızda bu eylem, bir gönderici, bir alıcı ve aradaki mesajdan ibaret işlevsel ve mekanik bir alışverişe indirgenmiştir. Toplumsal düzeni sağlamak, ihtiyaçlarımızı gidermek ve dünyevi işlerimizi yürütmek için seslere, sembollere, mimiklere ve ortak bir gramere ihtiyaç duyarız. Bu standart iletişim modeli, insanın dış dünyayla kurduğu bağın en temel, en zaruri ama aynı zamanda en yüzeysel katmanıdır. Zira modern insan, konuşmayı sadece dili kullanma becerisi, dinlemeyi ise kulak zarına çarpan ses dalgalarının zihinde çözümlenmesi olarak kodlamış durumdadır.

Dolayısıyla iletişime dair bu mekanik algımız, insanlığın en büyük yanılgılarından biridir. İnsan, kelimeleri yan yana dizmeyi, ses tellerini titreştirmeyi ve zihninden geçenleri karşı tarafa aktarmayı iletişim sanır. Oysa çok farklı bir iletişim vardır ki bu iletişim, dudakların kapandığı ve kelimelerin yetersiz kaldığı o sessiz boşlukta başlar. Dünyayı sadece insanlardan ibaret sanan, yalnızca kendi türünün çıkardığı seslere kulak veren bir zihin, kâinatın asıl diline sağırdır. İşte bu yüzden, “bir böcekle, çiçekle, ağaçla veya hayvanla konuşmayı bilmeyen bir insanın diğer insanlarla da gerçek manada konuşabilmesi pek mümkün değildir.” Çünkü konuşmak, sadece ses çıkarmak değil, bir başka varlığın dünyasına bütünüyle misafir olabilmektir. İletişim denen mucize, ses dalgalarının havada çarpışması değil, iki varlığın birbirine görünmez bağlarla ünsiyet kurup temas etmesidir.

Doğanın dili sözsüz, alfabesi sessizliktir. Bir ağaçla konuşmak, ona nutuk çekmek değil, gövdesindeki çatlaklarda gezinen karıncaların telaşını izlemek, rüzgârın yapraklarında çıkardığı hışırtıyı kendi nefesiymiş gibi hissetmektir. Bir çiçeğin boynunu büküşünde suya olan hasretini görmek, bir köpeğin bakışındaki o derin şefkat arayan ürkekliği okuyabilmektir. Bu, yüksek bir dikkat, sabır ve kabiliyet gerektirir. İnsanın karşısında kendisine kelimelerle derdini anlatabilecek, canının yandığını veya susadığını doğrudan söyleyebilecek bir muhatap yoktur. O dilsiz dünyanın içine girebilmek için insanın kendi zihnindeki gürültüyü, kibrini, iç konuşmalarını susturması gerekir. Doğayla konuşmak, anlamak için tüm duyularını açmak ve o varlığın ritmine kendi iç ritmini uydurabilmek demektir. İnsan ilişkilerindeki en büyük trajedi de tam olarak bu yeteneği kaybetmiş olmaktır. Çoğu insan karşısındakinin ruhuna gerçekten temas etmek için değil, içindeki karmaşayı haklı çıkarmak ve sadece kendi sesine sıra gelmesini beklemek için dinliyormuş gibi yapar. 

Doğanın karşısında ise egonun hiçbir hükmü kalmaz. İnsan bir kediyi unvanıyla etkileyemez. Bir çiçeğe ne kadar bilgili olduğunu anlatarak onu erken açmaya ikna edemez. Doğadaki her canlı, varoluşun en çıplak ve yargısız halini temsil eder. İnsan, onlarla bir bağ kurmaya çalıştığında üzerindeki tüm o toplumsal kimlikleri, sıfatları ve maskeleri çıkarıp bir kenara bırakmak zorunda kalır. Sadece bir can olarak bir başka canın karşısında durur. Kendini kanıtlama çabasının, haklı çıkma savaşının bittiği bu nokta, iletişimin en saf halidir. Doğanın karşısında savunmasız kalmayı öğrenen, kibrinden sıyrılan bir ruh, bir başka insanın karşısına geçtiğinde de aynı şeffaflığı ve tevazuyu koruyabilir.

Tarih boyunca insanlığa rehberlik etmiş tüm peygamberlerin yollarının çobanlıktan, topraktan ve dilsiz canlıların yoldaşlığından geçmesi bir tesadüf değildir. Kâinatın o dilsiz dünyası, aslında insanın kibrini yonttuğu en büyük atölyedir. Savunmasız, ürkek ve uysal bir canlıyı bağırarak değil ancak sabırla, kaba kuvvetle değil ancak alçakgönüllülükle yönlendiren insan, aslında o hayvanı değil, doğrudan kendi nefsini terbiye etmektedir. Tasavvufun binlerce yıldır işaret ettiği o “gönül dinginliği”, işte bu dilsiz ve gösterişsiz mesainin meyvesidir. Gün içinde defalarca kendi yönüne sapan, en ufak bir seste dağılan bir canlının karşısında öfkelenmeyi bırakan gönül, yavaş yavaş kendi içindeki o bitmek bilmez telaşı da terk eder. Kendinden tamamen farklı, şan, şöhret veya unvan bilmeyen bir varlığın o saf tabiatına uyum sağlamak, insanın zihnindeki dünyevi kavgayı susturur. Hayvanın o telaşsız, yargısız ve teslimiyet içindeki sükûneti insana sirayet ettikçe ruh kendi ağırlıklarından kurtulur ve evrenin o büyük ahengine sessizce dahil olur.

Bir böcek, insandan tamamen farklı bir yaratılışa sahiptir. Ne dünyayı algılayış biçimi ne de yaşam süresi ona benzer. Kendisine hiç benzemeyen, onun gibi düşünmeyen, onun gibi hissetmeyen bu küçücük canlıyla bağ kurabilmek, empatinin en uç ve en asil noktasıdır. Eğer insan kendi türünden bu kadar uzak bir canlıya bile özenle yaklaşabiliyor, onun yaşama hakkına saygı duyup minicik varlığını hissedebiliyorsa ruhunun hudutları muazzam bir estetik kazanmış demektir. Oysa yolunun üzerindeki bir karıncayı umursamadan ezip geçen, rüzgârda titreyen bir yaprağın hüznünü göremeyen birinin, sırf farklı düşünüyor veya farklı yaşıyor diye bir başka insana gerçek bir merhamet göstermesini beklemek beyhudedir.

Doğayla konuşmayı öğrenen insan, aslında görünmeyeni görmeyi, söylenmeyeni duymayı öğrenmiştir. Bu muazzam yetenek, insan ilişkilerinde derin bağlar kurulmasına zemin hazırlar. Doğanın ince işaretlerini okuyan kişi, bir dostunun yüzünden gelip geçen anlık gölgeyi, zoraki bir gülümsemenin ardına saklanmış kederi veya omuzlarındaki sessiz çöküşü anında fark eder. Çünkü o kişi, salt kelimelerin yalan söyleyebileceğini ama bedenin, bakışların ve sessizliğin asla yalan söylemediğini tabiatın ilminden öğrenmiştir. Söze dökülmeyen acıları, bir bitkinin susuzluğunu anlar gibi sezer. Böyle biriyle konuşan insan, sadece söylediklerini değil, yutkunduklarını da işittiğini derinden hisseder.

Tabiatla baş başa kalıp onunla dilsiz bir sohbete dalabilen insan, aslında kendi sessizliğiyle de yüzleşmiş ve barışmış insandır. Modern dünyanın sağır edici telaşından kaçıp bir ormanın kuytusunda veya evindeki bir saksı çiçeğinin önünde durup bağ kurabilen kişi, kendi içindeki derin boşlukları şefkatle doldurmayı başarmıştır. İçerideki bu sükûnet hali, dışarıya derin bir kabul alanı olarak yansır. Kendi içindeki fırtınaları dindiren kişi, başka insanların fırtınalarına da dinginlikle yaklaşabilir. Karşısındakini dinlerken yargılamaz, onu düzeltmeye çalışmaz. Tıpkı eğri büğrü dalları olan bir ağacı budamaya kalkışmayacağı gibi, karşısındakini olduğu gibi pürüzlü ve kusurlu haliyle güzellikle kabul eder.

Tasavvuf geleneğinde tabiatın bu dilsiz sakinleriyle konuşabilmek, doğrudan "âlemi okuma" (kâinatı okuma) makamıyla ilgilidir. Çünkü sûfî düşüncesinde evren, yaratıcının kudret kalemiyle yazılmış büyük bir kitaptır (Kitab-ı Kâinat). Bu anlayışa göre hiçbir varlık dilsiz, cansız veya gayesiz değildir. Yerdeki karıncadan gökteki yıldıza kadar her şey kendi fıtratının diliyle sessiz bir zikir halindedir. Dolayısıyla doğayla iletişim kuramayan, bir çiçeğin açışındaki veya bir yaprağın düşüşündeki hikmeti göremeyen bir insan, kâinat kitabına karşı okuma yazma bilmeyen bir gafil kabul edilir. Âlemi okumak, varlıklara sadece maddesel kalıplarıyla değil, onların ardındaki ilâhî manayı, yaratıcının isim ve sıfatlarının tecellisini görerek bakmaktır. Bir ağaçla bağ kurmak, onda tecelli eden hayy (diri) sırrını kavramak, bir hayvanın gözlerine bakarak evrendeki merhamet ağını hissetmektir. Bu yüzden âlemi okumayı başaran insan, çokluk (kesret) perdesini aralayıp her şeyin özündeki o muazzam birliği (tevhid) görür ve kâinatın o sessiz ve büyük ahengine kendi ruhunu da katar.

Âlemin sessiz harflerini hecelemeyi öğrenen bu ruhun insan ilişkilerinde ulaştığı nihai menzil ise "gönül okuması"dır. Zira tasavvufta evren (Âlem-i Kübra) büyük bir insan, insan (Âlem-i Suğra) ise küçük bir evrendir. Kâinatın kalbi nasıl ki ilâhi bir ritimle atıyorsa, insanın kalbi (gönül) de Allah’ın nazar ettiği en kutsal tecelligâhtır (nazargâh-ı ilâhî). Bir bitkinin susuzluğunu, bir kuşun ürkekliğini hissedecek kadar incelen ve basiret (kalp gözü) kazanan bir insan, başka bir insanın karşısına geçtiğinde artık onun dudaklarından dökülen kelimelere muhtaç olmaz. Gönül okuması, karşısındakinin sadece hâl ve tavırlarını analiz etmek değil, onun neşesinin ardındaki hüznü, öfkesinin altındaki korkuyu, sükûtunun içindeki çığlığı, ruhların mertebesinde doğrudan işitebilmektir. Doğanın sessizliğini dinleyerek egosunu eriten kişi, diğer insanın gönül evine de yargılayıcı bir bilinçle değil, şefkatli ve kucaklayıcı bir gönülle girer. İşte bu yüzden âlemin dilini çözemeyen ham bir zihnin, yaratılışın en gizemli ve derin metni olan insan gönlünü okuması imkânsızdır. Çünkü gönül, ancak âlemi okuyarak incelmiş ve saflaşmış başka bir gönül tarafından okunabilir.

Nihayetinde, yeryüzündeki uçsuz bucaksız yaşam ağının sadece küçücük bir parçası olduğunu idrak etmeyen insan, kendi türüyle de sağlıklı ve derin bir bağ kuramaz. Gökyüzündeki kuşa, topraktaki tohuma, yanından geçen sahipsiz bir hayvana kalbini ve tüm algılarını kapatan bir insan, insanlığın o derin ve karmaşık okyanusunda daima yüzeyde kalmaya mahkumdur. Gerçek ve samimi bir konuşma, toprağın üzerinde başlayan, tabiatın dilsiz varlıklarıyla demlenen ve en sonunda iki insanın filtresiz bakışlarında zirveye ulaşan, kelimelerden çok daha büyük bir ruhsal yolculuktur.
|Namet AKTUZ



Bu yazı 316 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI