|
Tweet |
Taşkın Çulcu
Öger, Türkiye’de sivil toplumun en önemli sorunlarından birinin, bazı STK’ların gerçekten “sivil” niteliğini kaybederek farklı güç merkezlerinin etkisi altına girmesi olduğunu belirtti.
Dernek, vakıf ve meslek örgütlerinin toplumun farklı kesimlerinin özgür iradesini temsil etmesi gerektiğini ifade eden Öger, “Kimi zaman bir cemaatin, kimi zaman bir siyasi oluşumun, kimi zaman da bir kişinin kontrol alanına dönüşen STK’lar ortaya çıkabiliyor. Böyle bir durumda sivil toplum, kendi bağımsız kimliğinden uzaklaşarak başka yapıların uzantısı haline geliyor” dedi.
Özeleştiri yapmadan sorunu çözemeyiz”
Sorunun yalnızca siyaset kurumunun veya cemaat yapılanmalarının müdahalesi üzerinden okunmaması gerektiğini vurgulayan Öger, STK yöneticilerinin de özeleştiri yapması gerektiğini söyledi.
Öger, “Siyasetin veya farklı güç odaklarının STK’lara müdahil olabilmesinin önemli nedenlerinden biri, zaman zaman STK yöneticilerinin buna kapı açmasıdır. Kendi koltuğunu korumak, makamını güçlendirmek veya çevresine alan açmak için siyasi ve ekonomik güç merkezlerine yaslanan bir yönetici, daha sonra STK bağımsızlığından söz ettiğinde bunun toplumdaki karşılığı da sorgulanır” ifadelerini kullandı.
“STK başkanı, başka bir hiyerarşinin temsilcisi olamaz”
Cemaat ve dini yapılanmaların STK’lar üzerindeki etkisine de değinen Öger, sivil toplum yöneticilerinin kurum ile bağlı oldukları sosyal veya dini yapılar arasındaki sınırı net biçimde koruması gerektiğini belirtti.
Öger şöyle konuştu:
> “Bir cemaat veya dini topluluk içerisinde ‘abi’ olarak görülen kişinin kendi yapısındaki konumu ayrı bir meseledir. Ancak aynı kişi bir STK’nın başkanıysa, o kurumun başkanı olarak hareket etmek zorundadır. STK başkanı, herhangi bir cemaat hiyerarşisinin temsilcisi değildir. Eğer bir derneğin yönetim kurulu başka bir yapının emir-komuta zincirinin parçası haline geliyorsa, orada sivil toplumun bağımsızlığını tartışmak gerekir.”
“Bizim abinin dediği olur”, “yukarıdan böyle istendi” veya “bu kişi bizim yapıdandır” gibi anlayışların demokratik STK kültürüyle bağdaşmayacağını ifade eden Öger, “Mutlak itaat kültürü ile demokratik sivil toplum kültürü aynı çatı altında yaşayamaz” dedi.
“STK’lar siyasi ganimet değildir”
Öger, bir başka tehlikenin de siyasi veya sosyal güç odaklarının “benim olsun” anlayışıyla dernek ve vakıflara yaklaşması olduğunu söyledi.
“Bu kurum bizim olsun, başına bizim adamımız gelsin, yönetimde bizimkiler olsun, bizden olmayanlar etkisizleştirilsin” anlayışının sivil toplum kültürüne zarar verdiğini belirten Öger, “Bunun adı sivil toplum değil, alan kontrolüdür. Dernek ve vakıflar siyasi ganimet değildir. STK’lar kimsenin mülkü değildir” ifadelerini kullandı.
Öger, yönetim değişiklikleri sırasında insanların birbirine düşürülmesi, üyelik dengeleri üzerinden hesap yapılması, yönetimlerin tasfiye edilmesi veya tüzüklerin kişisel çıkarlar doğrultusunda değiştirilmesi gibi uygulamaların kurumların demokratik yapısını zedelediğini dile getirdi.
“Koltuk hizmet aracından kişisel statüye dönüşmemeli”
STK’larda aynı kişilerin uzun yıllar yönetimde kalmasının da önemli bir sorun olduğunu belirten Öger, yöneticilerin görevlerini bir hizmet ve emanet anlayışıyla yürütmesi gerektiğini söyledi.
“Yıllarca aynı kişilerin aynı koltuklarda kalması, başkanlığı hizmet görevinden çıkarıp kişisel statüye dönüştürebilir” diyen Öger, şöyle devam etti:
> “Aynı isimler yıllarca yönetimde, aynı çevreler karar mekanizmasında kalıyor. Sonra gençlere ‘siz de geleceğin yöneticilerisiniz’ deniliyor. Koltuk boşalmadan yeni yönetici yetişmez. Gerçek lider, kendisinden sonra gelecek insanların önünü açandır. Kurumu kendisine bağımlı hale getiren değil, kendisinden sonra da güçlü şekilde devam edebilecek bir yapı oluşturan yönetici başarılıdır.”
“Tüzük kişiyi değil, kurumu korumalı”
Tüzük değişikliklerinin de dikkatle ele alınması gerektiğini ifade eden Öger, tüzüklerin kişilerin görev sürelerini uzatmak veya mevcut yönetimin konumunu güçlendirmek amacıyla kullanılmaması gerektiğini belirtti.
Öger, “Tüzük, kurum içi demokrasiyi güçlendirmek için değiştirilir; bir kişinin koltukta kalma süresini uzatmak için değil. Görev süresini sınırlayan hükümleri değiştirip ardından ‘üyeler beni istiyor’ demek, tek başına demokratik meşruiyetin bütün şartlarını karşılamaz” dedi.
Gerçek demokrasinin yalnızca sandık kurulmasından ibaret olmadığını kaydeden Öger; seçimin rekabete açık olması, eleştirinin özgürce yapılabilmesi, alternatif isimlerin ortaya çıkabilmesi ve görev değişiminin olağan karşılanması gerektiğini vurguladı.
“Devir teslim, vefasızlık anlamına gelmez”
Öger, STK’larda yönetim değişikliklerinin geçmişte emek veren insanların yok sayılması anlamına gelmemesi gerektiğinin de altını çizdi.
Sivil toplum kuruluşlarının bugünlere gelmesinde yıllarca emek veren insanların katkılarının yeni yönetimler tarafından korunması gerektiğini belirten Öger, “Sistem bazen o kadar acımasız işliyor ki yıllarca bir STK’ya gece gündüz emek vermiş insanların, yönetim değişikliğinin ardından bir anda kenara itildiğini ve geçmişteki emeklerinin yok sayıldığını görebiliyoruz. Bu doğru değil” dedi.
Demokratik devir teslimin geçmişi silmek anlamına gelmediğini ifade eden Öger, “Yönetim değişebilir ama vefa kaybolmamalıdır. Yeni yönetim, kendisinden önce görev yapan insanların hatalarını eleştirebilir; ancak ortaya koydukları emeği yok saymamalıdır. Sivil toplumda hem demokrasiye hem de emeğe saygı aynı anda yaşatılmalıdır” diye konuştu.
“Sivil toplumun geleceği bağımsızlıktan geçiyor”
Yeşil Yıldız Derneği Başkanı Yahya Öger, Türkiye’de güçlü ve güvenilir bir sivil toplum yapısının ancak bağımsızlık, şeffaflık, hesap verebilirlik, çoğulculuk ve görev değişimini içselleştiren bir yönetim anlayışıyla mümkün olabileceğini belirtti.
Öger, değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı:
> “STK’nın başkanı STK’nın sahibi değildir. Siyasetin memuru, herhangi bir cemaatin temsilcisi veya koltuğun tapu sahibi de değildir. Başkanlık belirli bir süre için üstlenilen bir sorumluluktur. Gerçek liderlik, koltukta ne kadar uzun oturduğunuzla değil, sizden sonra kurumu ne kadar güçlü bıraktığınızla ölçülür. Sivil toplumun ihtiyacı kişilerin etrafında şekillenen yapılar değil; kişilerin üzerinde duran, bağımsız ve kurumsal yapılardır.”