Musa aleyhisselam kavmi ile birlikte Mısır'dan ayrıldı. Bir mucize ile Kızıldeniz'i geçti. Onu takip eden firavun boğulma anında ‘Gerçekten İsrail oğullarının inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım.’ (Yunus 90) dedi. Ancak imanı makbul olmadığı gibi boğulmaktan da kurtulamadı. Çünkü ‘Her inatçı zorbanın sonu hüsrandır.’ (İbrahim 15) Hüküm böyledir ve hüküm Allah’ındır. ‘Kıyamet gününde de kavminin önüne düşecek ve onları, ateşe götürecektir. Varacakları yer, ne kötü yerdir.’ (Hud 98)
‘Nefsani isteklere özellikle kadınlara, oğullara yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe salma atlara, sağmal hayvanlara, ekinlere karşı düşkünlük insanlar için son derece cazip kılındı.’ (Ali İmran 14) ayette belirtilen nefsinin bu arzularına dini bir coşku ile bağlanmak, Allah'a itaat yolunda nefsin isteklerine karşı mücadele azmini kaybetmektir. Kafa ile kalbin, insan hayatında mal ve menfaat ile ilgili konulara odaklanmasıdır. Vicdanın hayır ve şerri aklın doğru ve yanlışı anlama vasıflarından uzaklaşmasıdır. Kıskançlık, haset, uçub, kibir, cimrilik, riyaset ve bu gibi hastalıkların ortaya çıkmasına, yardımlaşma, merhamet, kanaat gibi insani değerlerin yok olmasına sebeptir. Kötülükleri iyi olarak nitelemektedir, ‘Her ümmetin bir fitnesi vardır, benim ümmetimin fitnesi dünya malıdır’ hadisi şerifi mucibince fitnedir. Dünyaya dalıp ahireti unutmaktır, dünyada zillet ahirette pişmanlıktır, kalpleri katılaştıran bir illettir.
Yüce Allah’ın cehennemi hak ve azabı mutlaktır. Bu bağlamda ‘O halde gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin itaat edin. Kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.’ (Teğabun 16) İnsanları hidayete çağıran bir tebliğdir.
Ancak cisim ile birlikte beden olan nefis kendisini emniyette hissettiğinden gafleti icabı sapıklık pazarında gezinir de, her sapkınlığı için bir külah uydurur. ‘Dinleyin itaat edin’ emrini işitir, fakat isyan eder. Kendi iyiliğinize olarak harcayın emrini, menfaatlerine aykırı olarak değerlendirir de Allah için hiçbir harcamada bulunmaz. ‘Kim nefsinin cimriliğinden kurtulursa; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.’ beyani ile ifade edilen hikmetin önemini de yönü dünyaya ve maddeye dönük olduğundan kalben anlayamaz.
Nitekim, Kur'an anlatımı ile Yüce Allah, Karuna, Öyle hazineler vermiş ki bu hazinelerin anahtarlarını güçlü, kuvvetli bir topluluk zorlukla taşıyabiliyormuş. ‘Gerçek şu ki insan, ilimde ve mal da zengin olduğunu görmesi ile azar.’ Alak süresinde belirtildiği gibi zenginlik Karunu da azdırıp, şımartmıştı. Bu yüzden ‘Allah'ın sana verdiğinden, (onun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu gözet, dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi sen de insanlara iyilik et.’ (Kasas 77) İkazına karşı Karun ‘O, servet, bana ancak bilgim sayesinde verildi.’ (Kasas 78) dedi. Derken büyük bir ihtişamla kavminin karşısına çıkıp dünya hayatını arzulayanları heveslendirdi.
‘Nihayet biz onu da sarayını da yerin dibine geçirdik.’ (Kasas 81) ayeti mucibince, her zalim ve zorba gibi Karun da helak oldu.
Netice itibariyle nefsin tabiatında, mal ve makam tutkusu, kibir (kendini herkesten üstün görme zilleti) riyaset (baş olma hırsı) ucub (kendi amelini beğenme belası) herkesin kendisine muhtaç olması isteği (buna rağmen hiçbir muhtaca yardım etmez) kendini cüz-i irade alanına müdahale ile yetkili görme (oysa ki özel hayata müdahale yetkisi ancak ve ancak insanı ve hayatı yaratan Allah’a ve onun resulüne aittir) Cimrilik, kıskançlık, haset, hayatı sevip ölümü unutmak, dünyaya dalıp, ‘Sana ölüm gelinceye kadar Allah’a ibadet et emrini işitip de kibirlenerek yüz çevirmek, Allah’a karşı doğru olmayanı söylemek, doyumsuzluk gibi hastalıklar vardır.
Bütün bu hastalıklar, damarlarda dolaşan kan ve bedende can gibidir. Ve nefsin ilahlık iddiasından kaynaklıdır.
İmam Rabbani hazretlerinin ifadesiyle nefis, yüce Allah ile ortak olmaya bile razı değildir. O tek başına hükümran olmayı ister. Bu yüzden Hakkı inkâr eder, Hakka isyan eder ve pişmanlık duymaz, Hakka düşmandır, ‘Nefsine düşman ol. Zira o kendisini bana düşmanlığa adamıştır.’ (Hadisi kutsi) beyanı iddianın delili olması yanında müminlerin de nefislerini düşman bilmeleri için ikazdır. ‘Yemin olsun nefse ve onu düzgün bir şekilde yaratana, ona kötü ve iyi olma kabiliyetini ilham edene! Nefsini maddi ve manevi kirlerden arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu arzularıyla baş başa bırakan da ziyan etmiştir.’ (Şems 7) Sürede geçen, nefsin düzgün bir şekilde yaratılmış olduğunun beyanı onun aslının mümin olduğu anlamını taşır.
Nefse kötü veya iyi olma kabiliyetlerinin ilham edilmesi ise onun cisim ile birlikte beden olması sonucunda ortaya çıkan iki kutupluluktur. Nefsin, ahlaki niteliklere içerik kazandırma işlevi, ahlaki boyutta da iki kutupluluk oluşturur. Bu oluşum insanın, hayat boyunca ruhi kutup ile cesedi kutup arasında bir hareket yaşamasına sebep olur. Nitekim en güzel bir şekilde yaratılmış olan insanın aşağıların aşağısına döndürülmesi ahlakın iki kutupluğu ve insanın cesedi kutba yönelişi sonucu ortaya çıkan hüsrandır. Çünkü nefsinden emin olan ameline güvenen insan iki cihan da mahrumdur. Sonuç olarak nefsinin arzuladığı şeylerde nefse itaat zulümdür.
Nefsin gerek hoşlandığı şeylerde gerekse hoşlanmadığı şeylerde nefse hakimiyet, onun hakkında adalettir. Nefse hakimiyet, şirkin zevali ve tevhidin kemali ile Allah'a dönüşün hak olduğunu aklederek duyulan endişe sonucunda gerçekleşir. Böylece hayır ve şerri fark eden vicdan, doğru ve yanlışı ayıran akıl, etkinlik kazanır. O zaman insan beden kaynaklı maddi bağlardan ve duygularla sınırlı algılar düzeyinden uzaklaşmak suretiyle varlıklardaki düzeni doğrudan idrak eder. Kalp sıhhate kavuşur. Yaratan ile kul arasındaki muamele dürüstlüğe dönüşür, dinde samimiyet oluşur. ‘Allah'ım nefsime takvasını ver. Onu her türlü günahlardan temizle. Sen temizleyenlerin en hayırlısısın. Onun koruyucusu ve efendisi de sensin.’ (Hadisi şerif) duasıyla nefis, takvasına kavuşunca kul, gücü nispetinde Allah’tan korkar. Allah korkusu ile birlikte kalp, marufu iyi tanıyan, münkeri (kötüyü) reddeden nitelik kazanır, masivadan temizlenir.
Kafa ile kalp, hayatın mal ve makam boyutu ile ilgili konulara odaklanmaktan kurtularak, insanın manen gelişmesini sağlar. Akıl ile vicdan doğru olanı ve adaleti tercih eder. Aynı zamanda nefsi muhasebeden nefsi muhakeme, nefsi muhakemeden nefsi murakabe, nefis murakabesinden Allah ile daimî birliktelik hasıl olur. Bu süreçte nefse hakimiyet ve beraberinde ruhi kutup cihetine doğru yöneliş gerçekleşir.
‘Biz insana kendi ruhumuzdan üfledik.’ Beyanı mucibince Rabbani olan ruh varlık bakımından insanın Allah’ı bilen ve diğer yaratılmışlardan bu yolla üstün kılınan özüdür. Ruh vesvese vermez. Hevası olmaz, azap görmez. Düşüklüğe ve değişikliğe maruz kalmaz. Arzu ve istekleri kalıcı ve evrenseldir.
Akarsuyun denize kavuşması sonucunda deniz suyu olması misali ruhi kutup cihetine yönelen nefiste süreç içerisinde mutmain olarak, (huzura ererek) menziline varınca, ruhi nitelik kazanır. Bu niteliğe istinaden yükselerek rıza makamına ulaşır. Bu makam nefsini maddi ve manevi kirlerden arındıran ve kurtuluşa eren kulun, Allah’tan razı, Allah’ın da kulundan razı olduğu makamdır. Bu makamda kul ‘seçkin kullarımın arasına katıl cennetime gir’, hitabının muhatabı olur.
Netice itibariyle nefisteki iki kutupluluk, önünde durulmayan bir kuvvetle esen, sonuçta. Ad kavmini helak eden, öte yandan Süleyman aleyhisselamın emri ile onu incitmeden istediği menzile taşıyan rüzgâr gibi arzuladığı şeylerde kendisine tabi olanların, dünya hayatında sıkıntılı, ahirette cehennem ehli olmalarına, onu maddi ve manevi kirlerden arındıran ve ona hâkim olanların ise dünyada afiyette, ahirette cennette ve Cemalullah ile müşerref olmalarına sebep olan içsel gücün niteliğidir. Nefsin şerrinden Allah’a sığınırız.
Halit EŞKAN
Matematik Muallimi