|
Tweet |
Mehmet Zeki Özer
Güneydoğu Güncel Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Zeki Özer’in sorularını yanıtlayan Kürt aydını Abdulhay Okumuş, kamuoyunda “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan sürece ilişkin çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Okumuş, yürütülen sürecin Kürt meselesinin çözümü olmadığını, esas olarak PKK’nin silahsızlandırılması ve tasfiyesine yönelik olduğunu savundu.
Okumuş, buna rağmen yaklaşık 40 yıldır devam eden silahlı çatışmanın sona erdirilmesinin Kürtler açısından önemli bir kazanım olduğunu belirterek, “Adı barış, pazarlık, yenilgi veya teslimiyet ne olursa olsun, silahlı çatışmanın sona erdirilmesi desteklenmelidir. Ancak silahların susması Kürt meselesinin sona erdiği anlamına gelmez” dedi.
“Bu süreç Kürt meselesinin çözümü değil”
Özer : Kamuoyunda “süreç” olarak adlandırılan İmralı, AK Parti, MHP ve DEM Parti ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Abdulhay Okumuş: Öncelikle bu sürecin hangi koşullarda ve hangi zorunluluklar sonucunda ortaya çıktığının hem Türk hem de Kürt kamuoyuna açıkça anlatılması gerekiyor.
Benim gördüğüm kadarıyla PKK, gerek askeri gerekse ideolojik olarak tarihsel misyonunun önemli bir bölümünü tamamlamış ve askeri eylem kapasitesi ciddi ölçüde zayıflamış durumda. Askeri kapasitesini kaybetmiş bir örgütün aynı yöntemlerle varlığını sürdürmesi mümkün değildir.
Dikkat edilirse sürecin adı “Terörsüz Türkiye” olarak konuldu. Bu bile aslında sürecin temel karakterini ortaya koyuyor. Bu, Kürt meselesinin çözümü için başlatılmış bir süreç değil; PKK’nin silahsızlandırılması, örgütsel yapılarının tasfiyesi ve Türkiye açısından güvenlik sorununun ortadan kaldırılması sürecidir.
Bunun yalnızca Devlet Bahçeli’nin bir açıklamasıyla bir anda ortaya çıktığını düşünmek de doğru değildir.
Suriye’de Kürtlerin önemli bir aktör hâline gelmesi, SDG’nin ABD açısından stratejik bir ortak olarak değerlendirilmesi, Suriye’nin geleceğine ilişkin belirsizlikler, Irak Kürdistan Bölgesi’nin federal yapısı ve bölgesel gelişmeler Türkiye’nin önüne yeni bir Kürt realitesi çıkardı.
Türkiye, kendi sınırlarının hemen ötesinde gelişen bu tabloyu dikkate almak zorundaydı.
Dolayısıyla bugün yaşananların yalnızca iç politikayla açıklanamayacağını düşünüyorum. Ortadoğu’daki yeni dengeler, ABD’nin bölge politikaları, Suriye ve Irak’taki gelişmeler ve İran’da yaşanabilecek olası değişimler Türkiye’nin Kürt politikasını yeniden değerlendirmesini zorunlu hâle getirmiş olabilir.
“Silahların susması Kürt toplumunda umut yarattı”
Özer : Kürt kamuoyu bu süreci nasıl karşılıyor?
Okumuş: Kürt toplumunun yaklaşık 40 yıldır yaşadığı acıyı görmezden gelemeyiz.
1984’ten bu yana kan, ölüm, köy boşaltmaları, zorunlu göçler, hapisler, işkenceler, örgütsel baskılar ve devlet kaynaklı ağır mağduriyetler yaşandı.
Bu kadar uzun süre devam eden bir çatışma toplumda ister istemez büyük bir yorgunluk yaratır.
Dolayısıyla silahların susması ve insanların ölmemesi toplumun önemli bir kesiminde doğal olarak umut yarattı.
Ancak burada çok önemli bir sorun var.
Taraflar topluma ne olduğunu yeterince anlatmıyor. Daha da önemlisi, Kürtlerin adı ve Kürtlerin meşru talepleri süreç içerisinde neredeyse görünmez hâle getiriliyor.
Bu nedenle başlangıçtaki umut, yerini giderek kaygıya bırakıyor.
“Sürecin adında bile anlaşamıyorlar”
Özer : Bu kaygının nedeni yalnızca bilgi eksikliği mi?
Okumuş: Hayır. Sürecin adında bile anlaşamıyorlar.
İktidar “Terörsüz Türkiye” diyor. DEM Parti “çözüm süreci” diyor.
Bu iki kavram aynı şeyi ifade etmiyor.
Bir tarafta güvenlik ve terör sorununun ortadan kaldırılması var. Diğer tarafta Kürt meselesinin çözümü iddiası var.
Eğer gerçekten Kürt meselesinin çözümünden söz edilecekse bunun içinde Kürtlerin adı, kimliği, dili, kültürel hakları, demokratik temsil hakkı ve yerel demokrasi olmalıdır.
Bunların hiçbiri yoksa yalnızca PKK’nin silah bırakmasını Kürt meselesinin çözümü olarak sunmak doğru değildir.
Ayrıca sürecin zamana yayılması ve ileride seçim siyasetine malzeme yapılabileceği yönündeki kaygılar da toplumdaki güvensizliği artırıyor.
“DEM Parti kendi iradesini ortaya koyamıyor”
Soru: DEM Parti’nin süreçteki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Okumuş: Bir siyasi partinin kendi organları, kurulları ve karar mekanizmaları olması gerekir.
DEM Parti’de hukuken bunlar var. Ancak siyasi karar alma açısından aynı bağımsızlığı gösterdiğini düşünmüyorum.
Kürt siyasetinde yıllarca İmralı ve Kandil belirleyici oldu. Bugün de İmralı’nın siyasi çizgisinin DEM Parti üzerindeki ağırlığının devam ettiğini görüyoruz.
Bu durum DEM Parti’nin kendi siyasi programını ve kendi karar iradesini ortaya koymasını zorlaştırıyor.
Kürtlerin siyasi temsilcisi olduğunu iddia eden bir parti, öncelikle Kürt toplumunun kendi iradesini ortaya koymasına imkân sağlamalıdır.
“Öcalan’ın söylemleri Kürtlerin kolektif haklarını geri plana itiyor”
Özer : Öcalan’ın açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Okumuş: Öcalan’ın PKK’nin silah bırakması ve kendisini feshetmesi yönündeki çağrısının çatışmanın sona ermesi bakımından olumlu bir tarafı var.
Ben bunu destekliyorum.
Çünkü 40 yıllık çatışmanın daha fazla sürmesinin Kürtlere hiçbir şey kazandırmayacağına inanıyorum.
Ancak başka bir mesele var.
Silah bırakılırken Kürtlerin kolektif haklarının da masadan kaldırılması kabul edilemez.
Öcalan’ın son açıklamalarında Kürtlerin kolektif taleplerinin ve hatta kültürel haklarının gereksiz olduğu yönündeki yaklaşımını doğru bulmuyorum.
PKK’nin silah bırakması başka bir şeydir, Kürt meselesinin sona erdiğini ilan etmek başka bir şeydir.
Birincisini desteklerken ikincisini kabul etmek zorunda değiliz.
“12 maddelik Çerçeve Yasa Kürtlerin beklentilerini karşılamıyor”
Özer : 12 maddelik Çerçeve Yasa konusunda ne düşünüyorsunuz?
Okumuş: Açıkçası büyük bir hayal kırıklığı yarattı.
Hazırlık sürecindeki tartışmalar Kürt toplumunda ciddi beklentiler oluşturmuştu.
Fakat metin ortaya çıktığında gördük ki Kürtlerin kolektif haklarına ilişkin ciddi bir düzenleme yok.
Daha da dikkat çekici olan, metinde “Kürt” kelimesinin dahi bulunmaması.
Kürt meselesinin çözümünden söz edip Kürtlerin adını metinden çıkarmak ciddi bir çelişkidir.
Kayyum uygulaması, siyasi suçlar, demokratik temsil, yerel yönetimlerin yetkileri ve Kürtlerin kültürel hakları konusunda toplumun beklediği kapsamlı düzenlemeler de yok.
Dolayısıyla bu metni Kürt meselesini çözen bir yasa olarak değerlendirmek mümkün değildir.
Daha çok silah bırakan örgüt mensuplarının hukuki durumunu düzenlemeye yönelik bir çerçeve olarak görülmelidir.
“Kürtlerden ‘hakkınızı helal edin’ denmesini beklerdim”
Özer : Öcalan’ın “ilk adım” söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Okumuş: Bana göre burada toplumun yeniden umutlandırılması söz konusu.
Oysa ben daha açık ve samimi bir yaklaşım beklerdim.
“Büyük hedeflerle yola çıktık. Hatalar yaptık. Başaramadık. Bu mücadelede hayatını kaybedenleri ve bedel ödeyenleri saygıyla anıyoruz. Yaşananlardan dolayı sorumluluk duyuyoruz. Bundan sonra silahlı mücadeleyi bırakıyoruz ve Kürtlerin haklarını demokratik siyaset yoluyla savunacağız. Hakkınızı helal edin.”
Böyle bir açıklama çok daha samimi olurdu.
Çünkü ortada 40 yıllık bir savaş var. Binlerce insan hayatını kaybetti. Milyonlarca insan doğrudan veya dolaylı biçimde bu çatışmadan etkilendi.
Bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi davranamayız.
Daha da önemlisi, yaşananları sorgulayan Kürtlere “savaş çığırtkanı” denmesini doğru bulmuyorum.
Kürt yurtseverlerinin önemli bir bölümü silahların susmasını zaten istiyor.
Silahların susmasını istemek başka, geçmişi sorgulamak başka şeydir.
“PKK’nin silahlı mücadelesi Kürtlere ağır bir fatura çıkardı”
Özer : PKK’nin silahlı mücadelesi olmasaydı Kürtler bugün daha iyi bir noktada olabilir miydi?
Okumuş: Bence bu soru ciddi biçimde tartışılmalıdır.
PKK’nin ortaya çıktığı ilk dönemleri hatırlayalım.
1978-79 yıllarında örgütün ilk silahlı eylemlerinin hedeflerinden bazıları Kürt devrimci hareketleriydi.
KAWA hareketinin lider kadrolarından Fetit Uzun, Özgürlük Yolu hareketinden Mustafa Çamlıbel ve DDKD’den Zabit Kaplan’ın öldürülmesi bu dönemin önemli olaylarıdır.
Ardından KUK ile aylar süren çatışmalar yaşandı. Çok sayıda Kürt devrimcisi hayatını kaybetti.
Burada sormamız gereken soru şudur:
Kürtlerin kendi içindeki siyasi mücadele neden silahlı çatışmaya dönüştürüldü?
Daha sonra yaşanan 40 yıllık savaşın Kürtlere faturası ise çok ağır oldu.
Köyler boşaltıldı, insanlar yerinden edildi, büyük göçler yaşandı. Toplumsal yapı bozuldu. İnsanlar devlet ile örgütün baskısı arasında kaldı.
Kürt çocuklarının dağa çıkarılması, iş insanlarının haraca bağlanması, uyuşturucu ve diğer toplumsal sorunların yaygınlaşması, hendek çatışmaları ve kentlerde meydana gelen yıkımlar Kürt toplumunda derin yaralar bıraktı.
Diyarbakır Sur bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Bütün bunların sonunda elde edildiği söylenen siyasi kazanımları elbette tartışabiliriz. Ancak bedelin ne olduğunu da sormak zorundayız.
“Kürtler silahsız da siyaset yapabileceklerini geçmişte gösterdi”
Özer : Kürt siyaseti silahlı mücadele olmadan gelişebilir miydi?
Okumuş: Elbette gelişebilirdi.
Bunun tarihsel örnekleri var.
11 Aralık 1977 yerel seçimleri bunun önemli örneklerinden biridir.
Mehdi Zana Diyarbakır Belediye Başkanlığını, Edip Solmaz Batman Belediye Başkanlığını, Urfan Alpaslan ise Ağrı Belediye Başkanlığını kazandı.
Bu başarılar silahlı mücadeleyle değil, seçim ve siyaset yoluyla elde edildi.
1979’daki kısmi senato seçimlerinde de Kürt devrimcilerinin desteklediği adayların Van, Mardin ve Siirt’te elde ettiği sonuçlar önemlidir.
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor:
Kürtlerin demokratik ve siyasi talepleri toplumda karşılık bulabiliyordu.
Dolayısıyla PKK’nin şiddeti olmasaydı her şey güllük gülistanlık olmayacaktı. Devletin Kürt politikası yine sorunlu olabilirdi.
Ancak Kürt siyaseti daha az kan dökülerek, daha az toplumsal tahribatla ve daha güçlü bir demokratik zemin üzerinde gelişebilirdi.
“40 yıllık savaşın sona ermesi Kürtler için kazanımdır”
Özer : Son olarak bu sürece ilişkin temel görüşünüz nedir?
Okumuş: Benim temel yaklaşımım çok açık.
Bu süreç Kürt meselesinin çözümü değildir.
Bu süreç esas olarak PKK’nin silahsızlandırılması ve tasfiye edilmesi sürecidir.
Fakat bu, silahların bırakılmasını desteklemememiz gerektiği anlamına gelmez.
Tam tersine, 40 yıllık silahlı çatışmanın sona ermesi Kürtler için önemli bir kazanımdır.
PKK’nin ve bağlı yapıların silah bırakması, kendilerini feshetmesi ve Kürt meselesinin bundan sonra demokratik siyaset alanında tartışılması desteklenmelidir.
Adına barış denir, pazarlık denir, yenilgi denir, teslimiyet denir; bunun tarihsel değerlendirmesi ayrıca yapılır.
Bugün önemli olan insanların ölmemesidir.
Ancak bir şeyi birbirine karıştırmamak gerekiyor:
Silahların susması Kürt meselesinin sona ermesi değildir.
Asıl mesele bundan sonra başlıyor.
Kürtlerin demokratik, kültürel ve siyasal hakları silahların gölgesinden çıkarılarak özgürce tartışılmalıdır.
Kürtler artık haklarını silahla değil, demokratik siyasetle savunmalıdır.
Devlet de “PKK silah bıraktı, Kürt meselesi bitti” anlayışına sığınmamalıdır.
Çünkü PKK’nin silahsızlandırılması Türkiye’nin güvenlik sorununu çözebilir; fakat Kürtlerin demokratik hakları konusunda hiçbir şey yapılmazsa Kürt meselesi çözülmüş olmaz.
Benim itirazım tam da bunadır.
Silahların susmasını destekliyorum; fakat Kürtlerin haklarının kollektif haklarının tartışılmamasını kabul etmiyorum.
Kürtlerin geleceği ne PKK’nin silahlarıyla ne de devletin inkâr politikalarıyla şekillenmelidir.
Kürtlerin geleceğini Kürtlerin özgür iradesi, demokratik siyaset belirlemelidir.