seks hikayesi seks hikayesi escort beylikdüzü beylikdüzü escort esenyurt escort avcılar escort esenyurt escort esenyurt escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü travesti beylikdüzü escort şirinevler escort beylikdüzü escort
Bugun...


AV. Mesut Değer

facebook-paylas
Annem Yoksa Şimdi Büyüdüm…1
Tarih: 22-10-2026 00:01:00 Güncelleme: 22-10-2026 00:01:00


 

                                               

İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, annesinin yanında hep çocuktur. Saçlarına aklar düşse, hayatın bütün yollarından geçse, nice makamlar görse, nice insanın derdine ortak olsa da annesinin gözlerinde hep o ilk günkü çocuktur. İnsan bazen bir ömür boyunca büyüdüğünü zanneder ta ki annesini kaybedene kadar. Çünkü annesi hayattayken dünyanın bir yerinde hala sığınabileceği bir kapı, dönüp bakabileceği bir çift göz, kendisini herkesten önce anlayacak bir yürek vardır.
Ben, Mesut Değer… Avukat, araştırmacı yazar, milletvekili… Hayatım boyunca insanların sorunlarını çözmeye, başkalarının derdine çare bulmaya, adaletin ve hakkaniyetin peşinden yürümeye çalıştım. Nice insanın yükünü omuzladım, nice kapıyı başkaları için çaldım. Ama bütün bunların ötesinde, doksan dört yaşındaki annesinin gözlerinin içine baktığında hala onun çocuğu olan biriydim.
Şimdi annem yok.
Ve ben, ilk defa gerçekten büyüdüğümü hissediyorum.
Çünkü insanın çocukluğu, nüfus kâğıdındaki yaşla bitmiyor. Bazen bir anne son nefesini verdiğinde, insanın içindeki çocuk da evsiz kalıyor.
Annem Hacı Fatma Değer’di. Babam Hasan Değer’in eşi, (Babamın 3 eşi vardı) on dokuz erkek ve sekiz kız evladın annesi, yüzlerce torunun ninesi… Ailemizin hafızası, evimizin bereketi, kapımızın eşiğindeki merhametti. Ailemiz yüzlerce insana uzanan büyük bir çınardı annem ise o çınarın köklerine su taşıyan, dallarını bir arada tutan görünmez kuvvetti.
Ama annemi anlatmak için kaç çocuk büyüttüğünü, kaç toruna sarıldığını ya da kaç insanın hayatına dokunduğunu söylemek yetmez. Onu asıl anlatan, kendi hayatından vazgeçmeyi göze alarak çocuklarının geleceğine nasıl sahip çıktığıdır.
Benim hikayemde annem, yalnızca beni dünyaya getiren kadın değil benim dünyamı değiştiren insandır.
Bir annenin verdiği hukuk mücadelesi
1980 yılıydı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandım. O günün koşullarında, çevremde birçok insan başka şeyler düşünürken, benim okumam için en çok çırpınan kişi annemdi. O, eğitimimin yalnızca benim hayatımı değil, belki de benden sonra gelecek insanların hayatlarını da değiştireceğine inanıyordu.
Bazen insanın kaderini değiştiren şey, büyük imkanlar değil, bir tek insanın sarsılmaz inancıdır.
Annemin elinde bugünün imkanları yoktu. Çocuklarını okutmak için önüne serilmiş yollar, hazır kaynaklar, güvenli gelecekler de yoktu. Ama onda, bütün bunlardan daha kıymetli bir şey vardı: İnanç ve fedakarlık.
Diyarbakır hasır bileziğini bile verdi bana. Bir annenin kolundaki bilezik, yalnızca altın değildir. O bilezikte yılların emeği, hatıralar, düğünler, bayramlar, belki de hiç gerçekleşmeyen hayaller vardır. Annem o bileziği bana verirken aslında geçmişinden bir parçayı geleceğime emanet ediyordu.
Ben o bileziğin yalnızca maddi değerini değil, taşıdığı anlamı da hayatım boyunca unutmadım. Annem, bileziğini vererek beni okula gönderdi; ben o fedakârlığın hakkını verebilmek için ömrüm boyunca çalıştım.
Hukuk fakültesini bitirdim. Siyasete girdim. İnsanların sorunlarıyla ilgilendim. Birilerinin derdine çare olabilmek, birilerinin kapısını çalabileceği güvenilir bir insan olmak istedim.
Bütün bunların arkasında annemin sesi vardı.
“Büyüklere saygı göster, küçüklere sevgiyle yaklaş. İnsanların işine koş. Kimsenin hakkını yeme. İnsanlık adına yapabileceğinin en iyisini yap.”
Belki bu sözleri her zaman aynı cümlelerle söylemedi. Ama hayatıyla bana öğrettiği buydu. Annem, insanların beni yalnızca bir avukat, bir siyasetçi ya da bir milletvekili olarak görmesini istemedi. İnsanların zor zamanlarında kapısını çalabileceği, derdini anlatabileceği, güvenebileceği bir insan olmamı istedi.
Bir insanın sahip olabileceği en büyük makamın, başka insanların yüreğindeki güven olduğunu ondan öğrendim.
Bugün dönüp hayatıma baktığımda anlıyorum: Benim mesleğim hukuk olabilir, uğraşım siyaset olabilir, yazdıklarım araştırmalarım olabilir. Ama bütün bunların öncesinde annemin bana verdiği bir ahlak vardı. O ahlak, hiçbir diploma ile kazanılmazdı hiçbir makamla satın alınamazdı.
Annem bana bir meslekten önce insan olmayı öğretti.
Bir annenin hiç kapanmayan yarası
Hayatın bazı acıları vardır üzerinden yıllar geçer ama zaman onları iyileştirmez. İnsan yalnızca o acıyla yaşamayı öğrenir. Annemin hayatında böyle bir yara vardı: Oğlu yani kardeşim Metin.
1988 yılında oğlu Metin Değer kırsala gitmişti. 1993 yılında öldüğü bilgisi ortaya çıkmıştı ancak ölümünün kamuoyuna açıklanması 2015 yılını buldu. Annem, bütün bu yıllar boyunca Metin’in bir gün döneceğine, yaşadığına inandı. Onun için umut, yalnızca bir duygu değildi hayata tutunmanın biçimiydi.
Bir anne, evladının ölümünü kabullenemediğinde yalnızca bir gerçeğe direnmez. Aynı zamanda evladının çocukluğunu, sesini, evin içindeki ayak seslerini, birlikte yaşadıkları bütün günleri korumaya çalışır. Belki de insan yüreği, dayanamayacağı bir acının kapısını hemen açmaz. O kapının önünde yıllarca bekler.
Annem de bekledi.
Yıllarca Metin’in döneceğine inandı. Belki bir gün kapı açılacak, belki uzaktan bir ses duyulacak, belki de oğlu hiçbir şey olmamış gibi içeri girecekti. Bir annenin kalbinde umut, bazen bütün gerçeklerden daha uzun yaşar.
Ahmet Kaya’nın “Ağlama Anne” diye bilinen, “Saçlarına ak düşmüş ağlama anne” ‘’bir gün gelirim ‘’ sözleriyle yüreğe dokunan türküsü, annemin içinde taşıdığı fırtınanın sesiydi. O türküyü dinledikçe ağlardı. Fakat ağlamasını çoğu zaman kendi içinde yaşar, acısını çocuklarına yansıtmamaya çalışırdı.
Dışarıdan bakıldığında güçlüydü. İnsanlarla konuşur, evine geleni ağırlar, sorunlarını dinler, hayatın akışına ayak uydururdu. Oysa yüreğinin bir köşesinde yıllarca dinmeyen bir fırtına kopuyordu.
Bir anne bazen bütün ailesini ayakta tutabilmek için kendi yıkıntılarının üzerinde durur.
Annemin Metin’e duyduğu özlem de böyleydi. Acısını göstererek değil, saklayarak yaşadı. Belki de bazı yaraların en ağır tarafı, insanın onları anlatacak kelimeleri bulamamasıdır.
Hastanede, yaşamının son günlerinde, yoğun bakımda yatarken ilk kez oğlunun adını tekrar tekrar söyledi:
“Metin… Metin…”
O an, yılların sessizliği birdenbire çözülmüştü sanki. Doksan dört yaşındaki annem, bedeninin bütün gücünü kaybettiği o yerde, ömrünün en eski acısına sesleniyordu. Yıllarca içinde sakladığı hasret, belki de son kez dudaklarından dökülüyordu.
İnsan ömrünün sonunda neleri hatırlar, hangi yüzleri çağırır, hangi kapının önünde bekler? Bilmiyorum. Ama annemin o gün Metin’i çağırışını hiç unutmayacağım.
Belki bir annenin kalbinde zamanın hükmü yoktur. Aradan kaç yıl geçerse geçsin, evlat hep evlattır. Doksan dört yaşında da olsa insan, kaybettiği çocuğunun adını aynı yerinden, aynı sızıyla söyleyebilir.
Annemin yarası, onunla birlikte toprağa gitti. Ama o yaranın hikayesi bizim ailemizin hafızasında yaşamaya devam edecek.
Herkese açık bir kapı, kendine ait bir yalnızlık
Babam Hasan Değer, uzun yıllar milletvekilliği yaptı. Annem, bu siyasi hayatın içinde de ailenin görünmeyen emeğini taşıyan insandı. Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Ferruh Bozbeyli,  Necmettin Erbakan’dan Bülent Ecevit’ten Deniz Baykal’a,  kadar ülkenin farklı siyasi çizgilerinden pek çok ismi evimizde ağırladı. Onlar için yemekler hazırladı, sofralar kurdu, insanları bir araya getirdi.
Siyaset, çoğu zaman kürsülerde yapılan konuşmalarla, verilen demeçlerle, alınan kararlarla anlatılır. Oysa siyasetin arkasında, insanları ağırlayan evler, hazırlanan sofralar, sabırla sürdürülen ilişkiler ve görünmeyen emekler vardır. Annem o hayatın içindeydi fakat hiçbir zaman yalnızca bir siyasetçinin eşi olarak yaşamadı. Kendi iradesi, kendi düşünceleri, kendi dünyası vardı.
Kapısı herkese açıktı. Türkiye’nin dört bir yanında yaşayan çocukları vardı ama kendi evini terk etmedi. Gelenleri geri çevirmedi, yardım isteyenlere elinden geldiğince destek oldu. Onun evinde misafir olmak için bir makam sahibi olmak, bir siyasi kimlik taşımak gerekmezdi. İnsan olmak yeterdi.
İlk okul mezunu olmasına rağmen Türkçenin yanında Kürtçe, Arapça, Zazaca ve Latince bilmesi; okuması, konuşması, televizyonlardaki tartışma programlarını izlemesi, siyasi gelişmeleri yakından takip etmesi, onun ne kadar geniş bir dünyaya sahip olduğunu gösteriyordu.
Doksan dört yaşındaydı ama zihni hayatın içindeydi. Ülkenin meselelerini takip eder, gelişmeleri değerlendirir, insanları tanır, olup bitenleri anlamaya çalışırdı. Yaş almak, onun için dünyadan kopmak anlamına gelmiyordu.
Bir gün hastanede yatarken bir psikiyatri hocasına dedim ‘’annemin ruh sağlığını ve kafa yapısının durumu öğrenelim’’ muayene edelim diye konuşmam üzerine Doktor Annemin kaldığı odaya girdi. Doktorun ‘’ anneme söylediği Yılların acılarını, özellikle oğlu Metin’in kaybıyla ilgili yaşadıklarını sorunlarını hep içine atmışsın ve bu sorunlar dağ gibi oldu bunu benimle paylaş ki yardımcı olmaya çalışayım’’ dedim
 Hocamız annemi değerlendirdikten sonra, odadan çıktığında “Anneniz bizden sağlam,” dedi.
Yıllarca biriktirdiği acıları paylaşması gerektiğini söylediğimde annemin verdiği cevap ise onun dünyasını özetliyordu:
“Seni tanımıyorum ki paylaşayım.”
Bu cümlede hem bir mesafe hem de büyük bir hayat tecrübesi vardı. Annem, herkese kapısını açan, herkesi dinleyen, herkesin derdine koşan bir kadındı. Ama kendi derdini anlatmak için güvenmek, birini tanımak, onunla bir bağ kurmak istiyordu.
Başkalarının yükünü taşımak kolaydı belki. Kendi yükünü bir yabancının önüne bırakmak ise onun için o kadar kolay değildi.
İşte annem böyle bir insandı. Dışarıdan güçlü, içeride derin konuştuğunda hayatın içinden, sustuğunda yılların yükünü taşıyan bir kadın.
Bir hayatın içine sığan büyük çelişkiler
Annemin hayatı, yalnızca aile hatıralarından ibaret değildi. O hayatın içinde bu ülkenin toplumsal gerçekleri, gelenekleri, dönüşümleri ve zaman zaman insanı gülümseten, zaman zaman da derinden düşündüren çelişkileri vardı.
Babamın ilk evliliğinden olan çocuklarıyla annem arasında da kendine özgü bir aile hikayesi bulunuyordu. İlk evlilikte resmi nikah olmadığı için çocukların nüfus kayıtları resmi nikahlı annemin üzerine yapılmıştı. İlk çocuğuyla arasında yalnızca on bir yaş vardı. Bu nedenle annem, yıllar sonra çocuk gelin tartışmalarında anılan bir kadın haline geldi.
2004 yılında, Avrupa Birliği sürecinde çocuk evliliklerinin yasaklanması tartışmaları yaşanırken, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı annemi bu konuyla ilgili olarak sanık sıfatıyla çağırdı.
Mesut Değer

 



Bu yazı 92 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI