Türk futbolunda vizyon, profesyonellik ve kurumsallaşma gibi kavramları sıklıkla konuşuyoruz. Ancak ne yazık ki sahada gösterilmeye çalışılan bu "çağdaş" tablo, saha dışındaki idari kararlara ve basın ilişkilerine yansımıyor. Günümüzde spor kulüplerinin düştüğü en büyük hatalardan biri, basın mensuplarına karşı takındıkları ayrımcı tutumdur.
Deplasman maçları öncesinde kulüp yöneticilerinin kafileye dahil edeceği gazetecileri seçerken gösterdiği taraflı tutum, kamuoyunun gözünden kaçmamaktadır. Takımla aynı uçakla seyahat eden, aynı otelde konaklayan ve tüm imkânlardan yararlandırılan gazeteciler ile bu imkânlardan mahrum bırakılanlar arasındaki çizgi derinleşmektedir. Bu durum ister istemez akıllara şu soruları getirmektedir: "Kim kimin adamı? Kim nesnel, kim biat etmiş durumda?"
Kulüp yöneticilerine ve idarecilerine hatırlatmak gerekir: Koltuklar, unvanlar ve yönetim kurulları geçicidir; ancak basın ve kamuoyunun haber alma hakkı her zaman kalıcıdır. Gazeteciler arasında "bizden olanlar" ve "olmayanlar" diye ayrım yapmak, kısa vadede yönetimin hoşuna giden haberlerin yapılmasını sağlayabilir. Fakat uzun vadede kulübün inandırıcılığına ve basının bağımsızlığına ağır darbeler vurur. Basınla ilişkilerde adaleti sağlamak, tarafsızlığı korumak ve herkese eşit mesafede durmak bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Basındaki bu etik sorunların yanı sıra, deplasman organizasyonlarında yaşanan disiplinsizlikler ve tribün olayları da Türk futbolunun kanayan yarası olmaya devam etmektedir. Bunun son örneğini geçtiğimiz hafta Ankara’da oynanan Gençlerbirliği maçında gördük.
Misafir tribününde, misafir takımı ve taraftarı korumakla görevli bir polis memuruna yönelik gerçekleştirilen saygısızca tutum —polis memurunun şapkasının indirilmesi gibi provoking hareketler— büyük bir provokasyona ve ciddi olaylara davetiye çıkarmıştır. Namıdiğer "Sakızcı Memo" olarak bilinen şahsın, gittiği her deplasmanda benzer gerginliklerin merkezinde yer alması ve buna rağmen hâlâ bu alanlarda rahatça bulunabilmesi kabul edilebilir bir durum değildir.
Emniyet güçlerimizin görevini yapmasını zorlaştıran, güvenlik riski oluşturan ve olay çıkarmaya meyilli kişilerin deplasman kafilelerinde veya kritik tribün noktalarında ne işi vardır? Kulüplerin ve güvenlik yetkililerinin bu tür isimler konusunda daha dikkatli ve kararlı adımlar atması gerekmektedir.
Gerek basın ilişkilerinde yapılan ayrımcılığa gerekse deplasmanlardaki bu sorumsuz hareketlere artık bir son verilmelidir. Yapmayın beyler! Günü kurtarma sevdasıyla basını bölmeyin, taraftar kimliği altında yapılan saygısızlıkları ve provokasyonları gormezden gelmeyin. Futbolun marka değerini yükseltmek istiyorsak, önce idari etik ve tribün disiplininden başlamak zorundayız.