.jpg)
Sıcaklığın 45 dereceye dayandığı, gökyüzünün bile alev rengine büründüğü bir Diyarbakır gününde; çağlar öncesinden süzülüp gelen bir kapıdan içeri adım atıyorsunuz. Dışarıdaki kavurucu sıcaklık bir anda bıçak gibi kesiliyor; yerini dingin, serin ve derin bir huzura bırakıyor. Kadim kentin siyah incisi, gözenekli bazalt taşlar; binlerce yıllık bir bilgelikle yazın sıcağı göğsünde yumuşatıp içeriye adeta nefes olan bir serinlik fısıldıyor.
Elinizi o yaş almış, zamanın her anına tanıklık etmiş nemli duvarlara sürdüğünüzde, parmak uçlarınızdan ruhunuza yayılan şey sadece soğukluk değil; tarifsiz bir hafiflik... Zihnin içinde köşe bucak biriken yorgunluk ve modern hayatın gürültüsü, o taşların dinginliğinde sessizce eriyip gidiyor. İnsanın özüne dokunan bu doğal ortam, bizleri ait olduğumuz yere, doğanın o şifa dolu kollarına geri çağırıyor.
Aynı taşlar kışın dondurucu ayazında da içindeki sıcaklığı saklar, bir anne şefkatiyle sarmalardı ev sahiplerini. Bu yapılar sadece birer barınak değil; doğayla çatışmak yerine onunla uyum içinde yaşamayı başarmış bir zekanın, bir yaşam felsefesinin abidesidir.
İşte tam da bu anlarda insan anlamadan edemiyor: Eski insanların bedenlerinin daha diri, ruhlarının neden daha dingin ve huzurlu olduğunu... Doğaya direnmek yerine onun kalbinde kök salan, betonun soğukluğuna değil taşın samimiyetine sığınan o kadim felsefe, günümüz insanının kaybettiği o en büyük hazineyi fısıldıyor bize: Doğallıkta saklı olan şifayı.