.jpg)
"Ne kadar az insan, o kadar az sıkıntı..." Zaman geçtikçe, şehrin ve hayatın karmaşası arttıkça bu sözün ağırlığını çok daha iyi anlıyor insan. Zihnim zaman zaman bugünün gürültüsünden kaçıp 1990’ların Diyarbakır’ına, o çocukluğumuzun ilk adımlarını attığımız masum sokaklara sığınıyor. Sanki görünmez bir zaman tünelinden geçip tam Ofis Dörtyol’un ortasında duruyorum yeniden.
Sol tarafımda Gevran Caddesi, sağımda İstasyon Caddesi ve tam karşıda uzanan Ekinciler Caddesi... Şehir o zamanlar durgun, zaman ise bugünkünden çok daha yavaş akardı. Nüfus az, sokaklar ferah, kalabalıklar sarmamış şehrin benliğini. Ne caddeleri boğan o tahammülsüz trafik gürültüsü vardı ne de insanı zihnen yoran bir koşturmaca. Şehrin her bir köşesi, her bir kaldırımı kelimenin tam anlamıyla huzur kokardı.
O yılların esnafıda bir başkaydı. Kapı önünde ikram edilen bir bardak çayın, edilen iki satır samimi sohbetin kıymeti bilinirdi. Esnaflar daha mütevazı, ahali birbirine karşı daha saygılı ve anlayışlıydı. Şimdiki gibi insanların birbirine art niyetle baktığı, çıkar ilişkilerinin dostlukların önüne geçtiği o soğuk iklim henüz şehre uğramamıştı. Komşuluk hakiki komşuluktu, selam vermek borç değil, gönülden gelen bir içtenlikti.
Bugün Ofis’ten geçerken insan ister istemez durup düşünüyor. Aynı caddeler, aynı binalar duruyor belki ama o ruh nerede? Şehrin betonlaşan yüzü kadar, insanların katılaşan kalpleri de aradaki o uçurumu derinleştiriyor. 90’ların Diyarbakır’ından bize kalan, sadece hafızamızda sakladığımız o sakin, huzurlu ve nezaket dolu günlerin özlemi oluyor. İnsan bazen kalabalıklardan kaçıp sadece o eski, sessiz sokakların kokusunu içine çekmek istiyor.