seks hikayesi seks hikayesi escort beylikdüzü beylikdüzü escort esenyurt escort avcılar escort esenyurt escort esenyurt escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü travesti beylikdüzü escort şirinevler escort beylikdüzü escort
Bugun...


AV. Mesut Değer

facebook-paylas
Annem Yoksa Şimdi Büyüdüm…2
Tarih: 23-10-2026 00:01:00 Güncelleme: 23-10-2026 00:01:00


                                                                                

 

 

Düşünün: Bir ömür boyunca çocuklarını büyütmüş, ailesini bir arada tutmuş, evinin kapısını herkese açmış, hayatını başkalarının ihtiyaçlarına adamış bir kadın… Yıllar sonra, geçmişin koşulları içinde şekillenmiş bir aile hikayesi nedeniyle adli bir sürecin içinde kendini buluyor.

Bu anıyı bugün anlatırken, geçmişi bugünün ölçüleriyle yargılamanın kolaylığını da, insanların hayatlarının bazen resmi kayıtların içine sığmayan taraflarını da düşünüyorum. Annemin hayatı, tek bir sıfatla açıklanamayacak kadar genişti. O, kendi döneminin toplumsal koşullarını taşıyan, bütün çelişkileriyle yaşayan, seven, büyüten, koruyan ve direnen bir kadındı.

Onun hikayesini anlatmak, yalnızca annemi anlatmak değildir. Aynı zamanda bir dönemin aile yapısını, kadınların görünmeyen emeğini ve hayatın insanlara yüklediği rollerin ağırlığını anlamaya çalışmaktır.

Çünkü bazı insanların hayatı, yalnızca kendi ömürlerinden ibaret değildir yaşadıkları toplumun da aynasıdır.

Son bakış

Haziran 2026’da annemin kalça kemiği kırıldı. ameliyat sonrası O tarihten sonra hayatı giderek zorlaştı. Bedeninin hareket kabiliyeti azaldı. Eylül ayı başında yoğun bakım süreci başladı. 7 Ekim 2026’da hayata gözlerini yumdu. Doksan dört yaşındaydı ve 40 gün yoğun bakım sürecinde yanından ayrılmadım. Morg ’ta annemin alnını öptüğümde ‘’yolun açık olsun annem’’ cümlesini mırıldandım.

Vücudu artık hareket edemiyordu ama zihni yerindeydi. Gelenleri tanıyordu. Yüzleri seçiyor, kimlerin yanına geldiğini biliyordu. Konuşması zamanla kaybolmuştu; kelimeler dudaklarından çıkamasa da gözleri hala konuşuyordu.

Hayatı boyunca namazını kılmış, Kur’an’ı ezberlemiş bir kadındı. Son günlerinde de sürekli olarak Allah’ın adını anıyor, “Allah, Allah” diye sesleniyor, geçmişte kaybettiğimiz büyüklerinin isimlerini söylüyor, ölülerimizi hatırlıyordu.

Sanki hayatının bütün kapıları birer birer açılıyor, geçmişten insanlar gelip geçiyordu gözlerinin önünden. Belki de insan, son yolculuğuna çıkarken yalnızca yaşadığı günleri değil, sevdiği herkesi de yanında götürmek istiyordu.

Bir gün gülümseyerek, “Ben gidiyorum,” dedi.

Bu sözün ne kadarını bilinçli söylediğini, ne kadarını içindeki bir duyguyla dile getirdiğini bilemem. Ama o cümle, hafızama kazındı.

Son gününde annemle uzun uzun bakıştık. Konuşamıyordu. Ben de gözlerinin içine bakıyordum. Yıllarca bana yol gösteren, benim için mücadele eden, ne zaman yorulsam varlığıyla güç bulduğum kadın karşımdaydı. Ama bu kez ona söylemek istediklerimi kelimelere dökemiyordum.

Bir insanın hayatında bazı anlar vardır ne söylesen eksik kalır. Ne kadar konuşsan ne kadar sarılsan ne kadar beklesen de zamanın elinden tutamazsın.

O gün öğle vakti içime tarif edemediğim bir his çöktü. Sanki odanın havası değişmiş, ölüm sessizce kapıya dayanmıştı. Annemin sırtındaki yaralar için pansuman yapılacaktı. Bir süreliğine dışarı çıktım.

Döndüğümde annem vefat etmişti.

Bir ömrün bütün hatıraları, insanın içine bir anda sığar mı? Çocukluğum, gençliğim, hukuk fakültesini kazandığım gün, annemin bana verdiği hasır bilezik, onun nasihatleri, Metin’i çağıran sesi, hastane odasındaki son bakışımız… Hepsi bir anda içimde birbirine karıştı.

Oysa ben, annemin karşısında hala çocuktum.

O an, insanın hayatta ne kadar çok şey yapmış olursa olsun, annesinin ölümüne hazırlanamaması gerektiğini anladım. Çünkü anne kaybı, yalnızca bir insanın kaybı değildir. Çocukluğunun tanığı, geçmişinin canlı hafızası, seni sen yapan hikayenin en eski anlatıcısı da gider.

Annemin gözleri kapandığında, benim hayatımın bir dönemi de kapandı.

Diyarbakır’ın uğurladığı anne

Annemin ardından üç gün boyunca taziyemiz vardı. On binlerce insan geldi. Diyarbakır’ın siyasetçileri, bürokratları, sivil toplum temsilcileri, dostlarımız, akrabalarımız ve Türkiye’nin farklı illerinden gelen insanlar…

İnsanlar Kur’an okudu, hatimler indirip anneme hediye etti. Kimi bir hatırasını anlattı, kimi sessizce başsağlığı diledi, kimi gözyaşlarını tutamadı.

Taziye kabulünü İstanbul ve Ankara’da yaptık.

O günlerde şunu düşündüm: Bir insanın gerçek mirası, geride bıraktığı mal varlığı ya da sahip olduğu makamlar değildir. Gerçek mirası, yokluğunda kaç insanın kalbinde bir boşluk açtığıdır.

Annemin evinin kapısından giren insanlar, onun yalnızca bizim annemiz olmadığını gösteriyordu. O, birçok insanın hayatına dokunmuş, nice insanın derdini dinlemiş, elinden geldiğince yardım etmişti. Kimi için bir büyüktü, kimi için bir sırdaştı, kimi için bir evin sıcaklığıydı.

Diyarbakır onu uğurlarken aslında kendi hafızasının da bir parçasını uğurluyordu.

Fakat hiçbir kalabalık, bir evladın içindeki boşluğu dolduramıyor. Binlerce insanın taziyeye gelmesi, binlerce güzel sözün söylenmesi, annemin ne kadar sevildiğini gösteriyor; ama akşam olup herkes evine döndüğünde, insan kendi sessizliğiyle baş başa kalıyor.

İşte o zaman anlıyorsun: Kalabalıklar bir insanı uğurlar, ama özlem tek başına yaşanır.

Annem yoksa şimdi büyüdüm

Bugüne kadar pek çok insanın derdine ortak oldum. Hukukun içinde, siyasetin içinde, toplumsal yaşamın farklı alanlarında mücadele ettim. Zaman zaman ağır sorumluluklar üstlendim, kararlar verdim, insanlara yol göstermeye çalıştım.

Ama annem hayattayken, bütün bunların arkasında kendimi hala bir çocuk gibi hissedebildiğim bir yer vardı.

Başarılarımı anlatabileceğim, üzüntülerimi paylaşabileceğim, bir şey başardığımda gözlerine bakıp sevincini görebileceğim bir anne…

Bazen insanın en büyük gücü, arkasında duran birinin varlığını bilmektir. O kişi konuşmasa da, sana öğüt vermese de, yalnızca hayatta olduğunu bilmek yeterlidir.

Şimdi bir şeyi daha iyi anlıyorum: Annemin yaşadığı ev, yalnızca bir ev değildi. Çocukluğumun adresiydi. Onun sesi, geçmişimin sesiydi. Beni tanıyan gözleri, kim olduğumu bana hatırlatan aynaydı.

O aynanın karşısında artık tek başımayım.

Annemin bana verdiği hasır bileziğin anlamı, bugün benim için daha da büyüdü. O bilezikle yalnızca bir üniversite eğitiminin kapısı açılmamıştı. Bir annenin evladına duyduğu inanç, bir kadının kendi imkanlarından vazgeçerek başka bir hayatı mümkün kılma iradesi de bana emanet edilmişti.

Şimdi o emaneti daha ağır hissediyorum. Çünkü artık nasihatlerini dinleyebileceğim, yüzüne bakabileceğim, elini tutabileceğim annem yok. Ama onun bana öğrettikleri var. İnsanlara karşı sorumluluğum, adalete olan inancım, başkalarının derdine kayıtsız kalmama çabam var.

Annemin ardından kendime söz veriyorum: Onun bana öğrettiği insanlığı, onun bana emanet ettiği vicdanı yaşatmaya devam edeceğim. İnsanların güvenebileceği bir kapı olma çabasını sürdüreceğim. Çünkü annemin benden istediği en önemli şey buydu.

Belki de evlat olmanın gerçek sorumluluğu, annemiz hayattayken ona sarılmak kadar, o gittikten sonra bize bıraktığı iyiliği yaşatmaktır.

Yine de ne söylersem söyleyeyim, içimdeki boşluğun karşılığı yok.

Bazen telefonun öbür ucunda sesini duymayı istiyorum. Bazen bir haber aldığımda ona anlatmak, bir konuda karar verirken fikrini sormak, bir günün yorgunluğunu onun yanında unutmak istiyorum. Bazen de hiçbir şey söylemeden yanına oturmak…

İnsan annesini kaybedince, yalnızca onunla konuşma imkanını kaybetmiyor; onun yanında susabilme huzurunu da kaybediyor.

Şimdi anlıyorum ki insanın yaşı kaç olursa olsun, annesi hayattaysa çocukluğunun bir parçası hala güvendedir. Anne gidince çocukluk da insanın elinden kayıp gider. Geriye hatıralar, öğütler, fotoğraflar, birkaç eşya ve hiçbirinin dolduramadığı bir boşluk kalır.

Annem Hacı Fatma Değer, doksan dört yıllık ömrünü tamamladı. Bir aileyi büyüttü, evlatlarına yol açtı, acılarını içine gömdü, sevdiklerini hiç unutmadı. Bize yalnızca bir aile tarihi değil, yaşanmış bir ahlak bıraktı.

Ben de onun evladıyım.

Bundan sonra annemi aradığımda açılacak bir telefon, kapısını çaldığımda beni karşılayacak bir yüz, gözlerinin içine baktığımda kendimi yeniden çocuk hissedeceğim bir dünya olmayacak.

Ama onun sesi, hayatımın içinde yaşamaya devam edecek.

Bir annenin evladına bıraktığı en büyük miras, arkasından ağlanacak bir hayat değil ardından yürünecek bir yoldur.

Ben o yolda yürümeye devam edeceğim.

Yalnızca artık yolun bir yerinde dönüp bakacağımda beni bekleyen annemi göremeyeceğim.

Ve galiba insanın büyümesi tam da budur: Hayatın bütün yüklerini omuzlayabilecek yaşa geldiğinde, omzuna başını koyabileceğin insanı kaybetmek…

Ben Mesut Değer'im. Avukatım, araştırmacı yazarım, milletvekilliği yaptım. Hayat bana nice sorumluluk yükledi. Ama annem hayattayken, bütün bunların ötesinde onun çocuğuydum.

Annem yoksa şimdi büyüdüm.

Ne acı ki insan bazen büyüdüğünü, annesini kaybettiği gün anlıyor.

Anneciğim…

Sen bana okumayı, insan olmayı, başkalarının derdine koşmayı, vicdanla yaşamayı öğrettin. Gençliğimin yolunu açtın, hayatımın temelini attın. Senin verdiğin hasır bilezik, benim için bir ömrün en kıymetli emaneti olarak kalacak.

Ben şimdi sensizliğin içinde, senden öğrendiklerimle yaşamayı öğreneceğim.

Ama bil ki hangi yaşta olursam olayım, hangi makamda bulunursam bulunayım, hangi yolları geçersem geçeyim, içimde hep senin çocuğun olarak kalacağım.

Allah sana rahmet eylesin, mekanın cennet olsun.

Ben büyüdüm anne…

Ama keşke, biraz daha çocuğun olarak kalabilseydim.

Mesut Değer

 



Bu yazı 40 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARA
GAZETEMİZ

YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
YUKARI